Saturday, April 7, 2007

En İlginç 10 Şey

Geleceği gören harita
Coğrafya ve harita uzmanı ünlü Türk denizci Piri Reis’in 1513′te çizdiği Afrika, Amerika ve Güney Kutbu’nu gösteren harita, ortaya çıkarıldığı 1929 yılında ortalığı karıştırdı. Çünkü Güney Kutbu’nun keşfi, haritanın çizilmesinden çok sonra, yani 1818′de gerçekleşmişti. Dahası, Piri Reis’in haritası, kıtanın buz altında kalmış sahil kesimlerini de gösteriyordu. Ancak kıta üzerindeki buzlar, haritanın çizilmesinden tam 6 bin yıl önce erimişti.

2000 yıllık pil
Alman arkeolog Wilhelm Konig tarafından 1938′de Irak’ın başkenti Bağdat’ın yakınlarında bulunan 2 bin yıllık pil, bilim adamlarını şaşkına düşürdü. Konig, 13 santimetre boyundaki toprak bir kabın içine monte edilmiş bir bakır silindir, onun etrafındaki demir çubuk ve testinin ağzını kapatan asfalttan oluşan bu nesneyi “dünyanın en eski pili” olarak tanımladı. Pilin 2 volt enerji ürettiği saptanırken, 1800′lü yularda modern pili icat eden Alessandro Volta adlı İtalyan kontunun da şöhretine gölge düştü.

Antik çağ bilgisayarı
1900 yılında Girit açıklarındaki bir batıkta araştırma yapan bilim adamları ilginç bir cisme rastladı. Tahta bir muhafazanın içine yerleştirilmiş bir dizi bronz dişliden oluşan bu garip nesnenin kasası, yüzeye çıkarıldığı anda dağıldı ve cihazın içindeki karmaşık yapı ortaya çıktı. Yapılan çalışmaların ardından, bu aygıtın Ay, Güneş ve diğer gezegenlerin konumlarını hesaplamak ve istendiği anda bunların pozisyonlarına yönelik tahminlerde bulunmak için geliştirildiği anlaşıldı.

Kristal kuru kafa
Maya dönemine ait 1000 yıllık bu kristal kuru kafa, tek bir blok kristal üzerine oyma olarak yapılmış. Nasıl yapıldığı hala anlaşılamayan kuru kafanın altından tutulan ışık, doğrudan göz çukurundan yansıyor. Bu teknolojinin bugün bile mümkün olmadığı söyleniyor.

Generalin kemer tokası
M.S. 300′lü yıllarda ölen Çinli general Çou Çou’nun mezarında 1956 yılında bulunan kemerin tokası, yüzde 85 oranında alüminyumdan yapılmış. Ama doğada sadece bileşik olarak bulunan alimünyumun diğer maddelerden ayrıştırılarak tek bir madde olarak kullanılabilmesi ilk kez 19. yüzyılda mümkün olmuştu.

1000 yılda yapılan kent
Pasifik Okyanusu’ndaki Mikronezya adası yakınlarına kurulu antik Nan Madol kentinin inşası, M.Ö 200′de başladı ve 1000 yıl sürdü. 250 milyon tonluk dev bazalt bloklar kullanılarak yapılan bu kent, 100 yapay adayı kanallarla birbirine bağlıyor. Bu kadar bazaltın bölgeye nasıl getirildiği ise hâlâ sır.

Uzaylılar için iniş pisti
Peru’nun Pampa sahilindeki 450 kilometrekarelik alan üzerine çizili motifler, M.O. 300 üe M.S. 600 arasındaki dönemi kapsayan hayvan ve bitki şekillerini resmediyor. Nazca medeniyeti tarafından yapıldığı düşünülen bu garip motiflerin, uzaylılar için bir iniş pisti vazifesi gördüğü öne sürülüyor.

Concorde’un atası
M.Ö 200′de yapıldığı sanılan bu nesne, 1898 yılında Mısır’da bir lahitte bulundu. Ancak gerçek uçaklar icat edilene kadar ne olduğu konusunda kimse bir fikir beyan edememişti. 1972′de arkeolog Halil Mesiha bunun bir model uçak olduğunu, mükemmel bir aerodinamiğinin bulunduğunu ve kanatlarının Concorde’u andırdığını iddia etti.

Kayaya gömülü çekiç
Tahta sap ve demir tokmaktan oluşan bu çekiç, 1936′da Teksas’ta 400-500 milyon yıllık bir kayanın içine gömülü olarak bulundu. Modern bir aletin tarih öncesi bir kaya kütlesinin içine nasıl girdiği bir yana, çekiçte kullanılan demirin günümüz demirlerinden bile saf olması bilim adamlarını hayrete düşürdü.

Harçsız taş set
Peru’nun Cusco bölgesindeki bir İnka kalesinin etrafını 360 metre boyunca zikzak yaparak saran 9 metrelik setlerin yapımında, tanesi 300 tona varan kireçtaşı blokları kullanılmış. Ancak hiç harç kullanılmamasına rağmen bu kayalar, arasına bıçak bile sokulamayacak kadar mükemmel yerleştirilmiş.

Ölürken Yüzündeki İfade.

1968 Eddie Adams, ABD
1 Şubat 1968. Güney Vietnam Polis Şefi Nguyen Ngoc Loan, Viet Kong’lu olduğundan şüphelendiği genci öldürürken…(Resimi büyük olarak görebilmeniz için lütfen üzerine tıklayınız.)

Image Hosted by Imagehigh.com

Tarihten İbret Verici Anlar!

KENDINIZI TÜRKLERE EMANET EDIN
16. yüzyilda Osmanli Devleti’nin gelisme yolu üzerinde direnmis ve Türk ordulari ile savasa tutusmus
olmasindan dolay Katolik Avrupa tarafindan kendisine “Hiristiyanligin sövalyesi” ünvani verilen Bogdan
Beyi Büyük Stefan, ölüm döseginde, evlatlarina gayet ibretli bir sekilde söyle nasihat
etmistir:
“Belki de yakinda himayeye muhtaç olacaksiniz. Asla Rus’a yanasmayin. Haindir, sizi yok eder.
Fakat kendinizi Türklere emanet edin. Adil ve merhametlidirler.”

TALAN EDILEN MIRASIMIZ
Sanli Osmanli Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’nin anasi Hayme Hatunun Domaniç’teki türbesi ulu hakan
Abdülhamid Han tarafindan, ecdadina hürmetinin ifadesi olarak büyük bir itina ile tamir ettirilmis,
pencereleri atlas perdelerle kaplatilmis ve zeminini de Hereke dokumasi muhtesem bir hali ile
dösenmistir.
Ancak, Cumhuriyet döneminde is basina gelen Halk Partisi yönitimi, o muhtesem haliyi türbeden
gasbederek, partinin Inegöl ilçe yöneticilerinin kapilarina paspas yaptirmis ve atlas perdeler ise
kaymakamlik binasinda kullanilmistir.

ECDADIMIZIN SILINMEZ IZLERI
1976 yilinda Suudi Arabistan’in Cidde sehrinde, deniz suyunu tatli suya çeviren bir tesisin açilisindan
sonra meslektaslari ile sohbete girisen dönemin Türkiye Büyükelçisi Necdet Özmen’in
bir ara söze “bu Suudi Arabistan’in ilk tuzdan aritma tesisidir” diye baslamasi üzerine, Fransiz
Büyükelçisi hayretler içinde kalarak söyle itiraz etmistir:
“No, Sör… Bu Suudi Arabistan’in ilk tuzdan aritma tesisi degildir. Ilki Osmanlilar’in
1800′lü yillarin sonunda yaptigidir.”

BITMEYEN OSMANLI SEVGISI
Balkanlar’dan Orta Dogu’ya kadar büyük bir cografya 1. Cihan Savasindan sonra elimizden çikmasina
ragmen, o topraklarda yasayan halk hala büyük bir hasretle “Osmanli, Osmanli ” diye sayiklamaktadir.
Budapeste’den gelen bir yazarimiza bir Bosnak, “Madem ki Istanbul’a gidiyorsun, Allah askina o sehrin
topragini benim için öp. Allah benim canimi Istanbul’u görmeden almasi!” demiistir.
Trablusgarp’daki ihtiyar Cezayirliler , boyunlarina muska diye Osmanli parasi takmaktadirlar.

AVRUPA’DA AKINCI KORKUSU
1534 yilinda Viyana’daki St. Stephen Katedrali’nde, Osmanli akincilarinin yaklastigini görüp
çan çalarak haber vermekle vazifeli bir memuriyet ihdas edilmis ve bu memuriyet, ancak 1956 yilinda,
Viyana Belediye Meclisince, “artik bir Osmanli tehlikesi kalmadigindan, bu vazifenin lüzumu yoktur”
diye bir karar alinarak iptal edilmistir.

BATISIN REMZI
Yükselis dönemimizin ruhunu yansitan mütevazi Topkapi Sarayina karsilik, yikilisimizi remzeden Versay
taklidi Dolmabahçe Sarayi, Avrupa’dan borç alinan para ile, 9 ton altin ve 41 ton gümüs
kullanilarak insa edilmistir.

SEFZADE’NIN DOLMABAHÇE SEFASI
Ismet Inönü’nün Cumhurbaskanligi yaptigi dönemde, oglu Ömer Inönü gerek talebelik, gerekse
daha sonraki yillarda koskoca Dolmabahçe Sarayi’ni ikametgah olarak kullanmis, yattigi bir oda için
bütün sarayin kaloriferlerini yaktirmis ve ayrica bu “sefzade” sarayda kadinli kizli gece alemleri
düzenlemistir.
Bütün bu olanlar dönemin Millet Meclisi’nde ciddi tartismalara yol açmis ve o gün
Meclis’te bulunan baba Inönü, kulakligi takili oldugu halde müzakereleri isitmemezlikten gelmiistir.

AGACA ASILAN ZEKAT PARASI
Fatih Sultan Mehmet Han devrinde bir müslüman, günlerce arastirdigi halde, yillik zekatini
verebilecegi fakir birini bulamamistir. Bunun üzerine zekatinin tutari olan parayi bir keseye
koyarak Cagaloglu’ndaki bir agaca asip, üzerine de söyle yazmistir:
“Müslüman kardesim, bütün aramalarima ragmen memleketimizde zekatimi verecek kimse bulamadim.
Eger muhtaç isen hiç tereddüt etmeden bunu al.”
Ancak bu kese, üç ay kadar o agaçta asili kalmistir.

OSMANLI ARMASI
Merhum Necip Fazil Kisakürek, 1954′lü yillarda çikardigi Büyük Dogu mecmuasinin bir sayisinin
kapaginda, Osmanli armasi islemeli sanat eseri bir kumas resmini yayinlayinca, “padisahlik
propagandasi yapmak” gerekçesi ile derginin o sayisi toplatilmis ve kendisi de suçlanarak mahkemeye
sevkedilmistir.
Necip Fazil, mahkemede kendisini suçlayan savciya gayet ibretli bir sekilde söyle demistir:
“Içinde adalet islerine bakilan bu binanin tepesinde ayni Osmanli armasi var. Siz de mi
padisahlik propagandasi yapiyorsunuz?”

PASAPORT FARKI

Sanli Osmanli Devleti’nin yikilmasindan sonra, son derece üzgün ihtiyar bir Ürdünlü, elindeki
yeni Ürdün pasaportuyla Isviçre sefaretine giderek; “herkes bu pasaportla alay ediyor. Eskiden Osmanli
pasaportum varken selam dururlardi. Ben Osmanli teb’asiyim, ne olur bunu degistirin” diye sefaret
yetkililerine yalvarmistir.

TÜRK KÖSESI
Devlet i Aliyey-i Osmaniye’nin üç kitada at oynatip buyruk yürüttügü ihtisamli dönemlerinde,
Avrupa’da Türk hayat tarzi ve modasi çok tesirli hale gelmis, evlerinde “Türk kösesi” bulundurmayan
sosyete mensuplari ayiplanir olmustur.

BIRINCI DÜNYA SAVASININ VAHSET YILLARI
Birinci Dünya savasi siralarinda Musul’da halk açliktan perisan durumlara düsmüs, her gün sokaklarda
kadin-erkek, çocuk-ihtiyar birçok insan inleye inleye ölüme gitmislerdir; ancak buna bir çare
bulunamamistir.
Açliktan ölen bu zavalli çocuklarin etlerini kasap dükkanlarinda koyun ve kuzu eti diye satan veya
asçi dükkanlarinda pisirip halka yedirme vahsetini gösteren on-oniki kisi idam edilmistir.

AMERIKAN YARDIMI(!)
Truman doktrini çerçevesinde Amerika Birlesik Devletleri’nden alinan 69 milyon dolar
askeri yardim ile elde edilen askeri techizatin bakimi için ABD’ye her yil 400 milyon dolarlik bakim ve
ithalat parasi harcamasi yapilmaktadir.

HAYAL MÜESSESESI
Teb’asini “Emanetullah” olarak gören Osmanli Devleti’nde, akil hastalarina son derece sefkatle
muamele edilmis, ceviz karyolalarda, ipekli çamasir ve çarsaflarda yatirilip musiki ile tedavi
edilmistir.
Ayni dönemde Avrupa’da ise, akil hastalarinin ruhuna seytan girmis denilerek diri diri yakilmaktaydi.
Istanbul’daki tedavi merkezlerini gören Mongeri Pere, sunu itiraf etmek durumunda
kalmistir:
“Burasi, Avrupa’nin asirlar sonra tahayyül edecegi bir hayal müessesidir.”
Osmanli’nin uyguladigi bu musiki ile tedavi metodu, ABD’de ancak 1956

88 yaşında baba oldu

Viagra’nın adını bile duymamış olan Hint çiftçi Virmaram Jat, 88 yaşında baba oldu. Her gün seks yaptığını söyleyen Jat, daha fazla çocuk istiyor.
‘Times of India’ gazetesinde yer alan habere göre, Hindistan’ın Racastan bölgesinde bir köyde yaşayan Virmaram Jat, “100 yaşına kadar yaşamak istemiyorum ama, yaşadığım sürece seks yapmak istiyorum” dedi.
Son derece dinç görünen ve 60 yıldır erkek çocuk sahibi olmaya çalışan Jat, sağlığını her gün yaptığı uzun yürüyüşlere ve çocukluğundan beri içtiği taze deve sütüne borçlu olduğunu söyledi.

İkizlerin biri öldü

Virmaram Jat’ın kendisinden 45 yaş küçük olan üçüncü ve son eşi Gammo Devi ise geçtiğimiz ay iki erkek çocuk doğurduğunu ancak bebeklerden birinin doğar doğmaz öldüğünü belirtti.
Fakat bir çocuğunun ölmesi bile, 16 yaşında bir kızı olan Virmaram Jat’ı üzemedi ve yaşlı çiftçi ilk çocuğunun doğumu şerefine tüm köy için bir festival düzenledi.

Gecelerin adamı

Bir oktojenaryen (hem vejetaryen hem de alkol ve sigara kullanmıyor) olan Jat, yeni çocuklar da istediğini ve bilgilerini başka insanlarla da paylaşmaya hazır olduğunu ifade etti.
85 yaşındaki ilk eşi de kendisiyle birlikte yaşayan Jat, “her gün seks yapıyorum ve seks yapmak için en çok gece 02.00-04.00 saatlerini seviyorum” dedi.
Guinness Rekorlar Kitabı kayıtlarına göre şimdiye dek dünyanın gördüğü en yaşlı baba Avustralyalı Les Colley oldu. Colley baba olduğunda 92 yaşındaydı.

Eski Mısırda Büyü

Eski Mısır’da son derece doğal olarak bilinen bir olguydu büyüler. Ancak yine de herkes büyü yapamazdı. Bu konuda özel yetenekleri olan, tanrılarla iletişim kurabilen kişiler büyü yapabiliyordu. Büyülerin kimi kötü yani kara büyü niteliğindeydi; kimisi koruma büyüsü kimisi ise büyü bozmaya yarayan büyülerdi.

Kara büyülerde genellikle büyü yapılmak istenen kişinin kendisine ait birşey ele geçirilir ve bunun yardımıyla balmumundan yapılmış insan figürüne bakır şişler saplanırdı. İnsan figürü, büyü yapılan kişiyi simgelerdi. Balmumu eriyince kişi ölürdü. Bu oldukça sevimsiz olaya karşın bundan korunmaya yarayan büyüler de vardı. Büyü yapılan kişi hastalandığı zaman tıp konusunda oldukça ilerlemiş olan Mısırlılar, bunun büyü olduğuna karar verirlerdi ve bu çoğunlukla doğru cıkardı. En iyi rahipler ve büyücüler aracılığıyla bir nevi ayinle kişi kurtarılmaya çalışılırdı. Bu her zaman istenildiği gibi sonuçlanmazdı. Hatta tarihte birçok firavunun çocuklarının ve eşlerinin büyü nedeniyle öldüğünden bahsedilir.

Büyünün ilk örneği Tanrılar arasında yaşanan savaşta görülmüştür. Kızıl saçlı Seth, kardeşi Osiris’i 14 parçaya bölünce Osiris’in eşi İsis onu tekrar hayata getirmek için Amon’un gizli adını kullanarak bir büyü yapmıştır. Osiris’in 13 parçası Mısır’ın birçok yerinde bulunmuş ancak sadece cinsel organı bulunamamıştı. (Bunu ise timsah tanrı Sobek’in yediği düşünülmektedir.) 13 parça olmasına rağmen İsis, Osiris’i hayata döndürmüştür.

Büyücü, kimi zaman Tanrıyla bir olurdu. Tanrı’ya kendini kabul ettirir ve eğer tanrı kabul ederse ona istediğini yaptırırdı. Bu çok zor olmasına rağmen kimi büyücüler başarabilmiştir. Mısır tarihinin her yönünde olduğu gibi bu da şu anda bize oldukça ilginç ve garip ancak Mısırlılar için nefes almak kadar doğal bir şeydi.

İlginç bir adalet sistemi

Bundan bir kac yil önce genç bir Türk işadami Güney Afrika’da
is gezisinde. Her sey umdugundan daha basarili ve çabuk gelismis.
Sözlesme bile imzalanmis. Dönüşüne tam bir gün var. Büyük Sinemalardan birinin önünden geçerken dikkatini “Ghandi” filmi çekiyor. Hani su bol Oscar’li uzun film. Hemen taksiden iniyor ve dogru gisenin önündeki kuyruga. Insanlar tuhaf tuhaf, bakiyorlar genç isadamina:
- Beyfendi, siz yabancisiniz galiba
- Evet, nereden anladiniz?
- Burada beyazlar kuyruga girmezler, onlar dogrudan giseye gider
biletlerini oradan alirlar.
Adam biraz mahçup, tüm kuyrugu geçip gidiyor giseye. Evet… Beyazlar için ayri bir pencere:
-Iyi günler efendim, bir koltuk rica ediyorum, arkadan ve ortadan
lütfen. Gisedeki kiz saskin:
- Beyfendi, siz yabancisiniz galiba ?
- Evet, nereden anladiniz?
- Burada beyazlar, koltukta degil, balkonda otururlar.
- Peki bir balkon lütfen. Adamcagiz, balkonda filmi seyretmeye devam
eder etmesine de, Güney Afrika’da bizim sinemalar gibi uzun uzun aralar yok ki, sıkışır haliyle. Etraf karanlik, herkes filmi izliyor, dayanamaz ve ayaga kalkmaya karar verir. Tam kalkacak, yandaki sorar:
- Nereye beyfendi?
- Hiiç… Tuvalete gitmem lazım..
- Beyfendi, siz yabancisiniz galiba ?
- Evet, ama nereden anladiniz?
- Burada beyazlar, tuvalete gitmez ki, balkondan asagi işeyiverirler. Adam saskin, tek güvendigi etraftaki karanlik. Balkonun korkuluklarina dayanir ve tam çisini ederken, asagidan bir zenci seslenir:
- Heeey sen yabancisin galibaaa…!!!
Adam iyiden iyiye saskin, karanlikta ve sadece çisinden tanindigi
için ürkmüs…
Asagidaki devam eder:
- Insan sadece birinin kafasina etmez ki, şöyle bir serpiştirir.
Bu memlekette sosyal adalet diye bir şey var.

İnsan Vücudu

Vücudumuzda bulunan yağla 7 iri sabun kalıbı yapabiliriz.
*O kadar çok karbon taşırız ki bunları bîr araya toplayıp kullanmak mümkün olsa; 9000 adet kurşun kalem yapabiliriz.2200 kibrite yetecek kadar fosforumuz, 250 gramdan fazla sürfürümüz, bir kaşık dolusu muz mağnezyummuş, 5 cm boyunda bir çivi yapacak kadar demirimiz vardır.

*Vücudumuzda 25 milyar oksijen alıcı kırmızı kan yuvarlakları bulunmaktadır. Bunları bir yüzey üzerine yayacak olursak 2570 metre karelik bir alanı kaplar.

*Bebekken 270′den fazla kemiğimiz varken, büyüdükçe bunların bazısı birbiriyle kaynaşarak sonunda sadece 206 kemikle kalırız.

*Kalbimiz normal olarak dakikada 70-72 kere atar. Bu atışa göre, 70 yaşındaki insanın kalbi 2500 milyon kere atmış ve bu süre içindede 167561600000 kilo kan, damarlarımıza pompalamıştır

*Normal bir vücut ısısı ile, insanın dayanabileceği en sıcak suyun ısısı 110°Cdir.

*Normal bir insan vücudunda bulunan elektrik, 25 Wattlık bir lambayı dakikalarca yakabilir.
*Esmerlerde 120 bin, sarışınlarda ise 140 bin adet saç teli vardır. Her geçen gün başımızdan 25.000 arasında saç teli kopar ve yerine yine aynı sayıda yenileri çıkar.

*Tek bir dakika içerisinde 1025 cm küplük havayı içimize çeker, 4 kilograma yakın kanı vücudumuz içinde devrederiz.

*Yapılan araştırmalara göre 6 dakika su altında kalabilir, 20 dakika nefesimizi tutabilir, sıfırın altında 103 derecelik bir soğuğa karşı koyabiliriz. 30 gün aç 110 saat da uykusuzluğa dayanabiliriz.
*Tırnaklarımız bir yılda 3,75 metre kadar uzar.

*İnsan doğduktan bir kaç gün sonraya kadar, hiç birşey duymayacak kadar sağırdır

Piton Severin Arabası.

Bir Piton severin arabasından Görüntüler.(Resimleri Büyük olarak görmek iç üzerilerine tıklayınız.)

Image Hosted by Imagehigh.com

Image Hosted by Imagehigh.com

Image Hosted by Imagehigh.com

Image Hosted by Imagehigh.com

İlginç gerçek Bilgiler.

1. Insan kalbi, kani pompaladiginda yarattigi basinc ile kani 10 metre uzaga firlatabilir. (Tanrim!)

2. Bir domuzun orgazmi 30 dakika surer.(Bir dahaki yasaminda domuz olmak isteyen çok olabilir !!!!)

3. Basinizi surekli olarak bir duvara vurarak saatte 150 kalori harciyabilirsiniz. (Halen domuzun yaptigi ise inanamiyorum!!!)

4. Bir karinca agirliginin 50 kati agirligi kaldirabilir, 30 kati agirligi cekebilir ve zehirlendiginde her zaman sag tarafina dogru duser. (nasil tespit etmisler inanin cok merak ediyorum)

5. Bir hamambocegi 9 gun basi koparilmis olarak, acliktan olene kadar, yasayabilir (Yorum yapmayacam, igrenc cünkü.)

6. Bazi arslanlar gunde 50 defa ciftlesebilirler. (Domuzun durumu daha iyi sanki !!)

7. Sicrayamayan (ziplayamayan) tek hayvan fildir. (Bu, iyi bir haber!)

8. Devekusunun gozu beyninden daha buyuktur. (Boyle insanlar taniyorum!)

9. Deniz yildizinin beyni yoktur. (Boyle olan insanlar da taniyorum!)

10. Kutup ayilari solaktir. (Kim bilebilirdi? Acaba nasil buldular, ellerine kalem mi verdiler?)

11. Zevk icin sevisen yaratiklar sadece insanlar ve yunuslardir.

Kamusal Alanda Çırılçıplak Olmak İstiyorlar

Danimarka Çıplaklar Derneği, halka açık alanlarda da çıplak gezilebilmesi ve alışveriş edilebilmesi için hükümetten yasa çıkarmasını istedi.Dernek üyelerinin sadece belirli sahil şeritlerinde değil, halka açık tüm alanlarda çıplak dolaşmak istediğini belirten dernek sözcüsü Kim Bindesböll Andersen, “Çıplaklık yadırganacak bir durum olmamalıdır. İnsanlar istedikleri zaman çırılçıplak olabilmeli. Otobüs ve trenlere çıplak binebilmeli, sokakta çarşıda çıplak gezip, bisikletiyle çıplak vaziyette dolaşabilmeli ve hatta alışveriş edebilmelidir. Bizim istediğimiz biraz daha özgürlük ve çıplaklığın kamuya açık tüm alanlarda yer alabilmesinden ibarettir” dedi.

Dernek toplantılarında son aylarda, üyelerin kamuoyuna açık yerlerde ne kadar çıplak dolaşmalı konusunu tartıştığını belirten Kim Bindesböll Andersen, insanların artık çıplakları görmekten rahatsız olmadıklarını söyledi. Andersen, dernek toplantılarında, bazı üyelerin sadece parklarda, sahillerde çıplak olabilmeyi talep ettiğini, bazılarının ise tren ve otobüslerde de çıplak dolaşabilmeyi arzu ettiğini söyledi.

Öte yandan bir başka çıplaklar derneği “Dansk Naturist Union”, Çıplaklar Derneği’nin talebini anlamakta güçlük çektiklerini çıplak olmanın, çıplaklığı sevmeyen insanları rahatsız etme hakkını doğurmadığını bildirdi. Dans Naturist Union Derneği Başkanı Svend Overgaard, “Biz çıplaklıkla ilgili istediğimiz her imkána, bize ayrılan sahil şeritleri ve özel kamp yerlerinde sahibiz. Mevcut imkánlardan memnunuz. Bunun dışındaki talepler diğer insanları provoke etmekten başka bir şey değildir” dedi.

Danimarka yasalarında, insanların halka açık yerlerde çıplak dolaşmalarını yasaklayan bir madde yok.

Bilinmeyen Gerçekler

-Kendi dirseğini yalamanın imkansız olduğunu
-Ördeğin vakvaklamasının yankı yaratmadığını ve bunu kimsenin açıklayamadığını
-Dünyadaki fotokopi makinelerinde meydana gelen arızaların %23 ünün, makinenin üstüne oturup kendi popolarının fotokopisini çekmek isteyen insanlar sayesinde meydana geldiğini
-Yaşamın boyunca uyku sırasında yaklaşık 70 böcek ve 10 örümcek yiyeceğini!
-İdrarın zifiri karanlıkta parladığını
-Eğer çok şiddetli hapşırırsan, kaburgalarından birini kırabileceğini
-Hapşırmayı engellemeye calışırsan, başındaki veya boynundaki damarlardan birinin yırtılabileceğini ve ölebileceğini
-Hapşırdığın sırada gözlerini açık tutmaya çalışırsan, yerlerinden fırlayabileceklerini
-Domuzların vücut yapılarından dolayı hiçbir zaman başlarını yukarı kaldırıp gökyüzüne bakamadıklarını
-Dünya nüfusunun %50 sinin hiç telefonla konuşmadığını
-Farelerin ve atların kusamadıklarını
-1 saat süreyle kulaklıkla birşey dinlemenin kulaktaki bakteri sayısını %700 arttırdığını
-Çakmağın kibritten önce bulunduğunu
-Parmak izleri gibi dil izlerinin de her insan için benzersiz olduğunu
-Bu yazıyı okuyan insanların %75 inden fazlasının, dirseklerini yalamaya çalışacaklarını
-Suudi Arabistan’da bir kadın kocasına kahve yapmazsa bu boşanma nedenidir.
-Bir köpekbalığı 100 milyon damla deniz suyu içindeki bir damla kanı hissedebilir.
-Sivrisinek kovucu spreyler sinekleri kovmuyor. Sizi gizliyor.Sivrisineğin alıcılarını bloke ederek sizin orada olduğunuzu anlamamalarını sağlıyor…
-Sivrisineğin kulağımıza işkence gibi gelen vızıltı sesi onun saniyede 500 kez kanat çırpması yüzünden oluşur.
-Hiçbir kağıt parçası 7 defadan fazla ikiye katlanamaz!!
- Dişçiler diş fırçalarının tuvaletten en az iki metre uzakta tutulmasını tavsiye ediyorlar, sıçrama nedeniyle havaya karışan partiküllerden fırçanızın korunması için!!
-Kupa papazı bıyıksız olan tek papazdır!!
-Üzerinde bar kodu bulunan ilk ürün Wrigley’s marka sakızdı.
-Venüs saat yönünde dönen tek gezegendir!!
-Sabahları elma kahveden daha fazla uykunuzu açar!
-Evinizdeki toz parçacıklarının büyük çoğunluğu ölmüş deri dokusudur.
-İnci sirkeye konulursa erir.
-Meşe ağaçları elli yaşından önce palamut vermez.
-Bir fare bir deveye oranla daha uzun süre susuzluğa dayanabilir.
-İnsan midesi 2 haftada bir iç zarını yenilemek zorundadır; aksi halde kendi kendini sindirir.
-Bir bardak taze şampanyanın içine bir kuru üzüm atarsanız, üzüm asansör gibi bardağın altından üstüne üstünden altına sürekli dolaşır.
-Eğer ağzımıza attığımız bir şeye tükürüğümüz değmese, onun tadını anlayamayız.
-Erkek peygamber devesi dişinin kokusunu 7 mil öteden duyabilir.
-Zürafa kulağını 53 santim uzunluğundaki dili ile temizler.
-Lübnan’da dişi bir hayvanla cinsel ilişkiye girmek serbesttir, ama erkek hayvanla yasaktır.
-McDonalds’ın karının yüzde 40′ı çocuk menüsü satışından gelir.
-Her insanın dilinin izi de parmak izi gibi farklıdır..
-Tarihi film Ben Hur’da çekim ekibinin fark etmediği kırmızı bir otomobil görünür.
-Her gün doğan çocukların ortalama 12’si yanlış anne babaya verilmektedir.
-Kağıt para sanıldığı gibi kağıttan değil pamuktan yapılır.
-1950′den önce kenevir, ağaç kabuğu ve marijuana yaprağı kullanılarak yapılırdı.
-Çikolatanın köpekleri öldürdüğü doğrudur. Onların kalbine ve sinir sistemine zarar verir.
-Yarım kilo kadar çikolata küçük bir köpeği öldürebilir.
-Bir çok ruj çeşidi balık pulu içerir.
-Katil balinalar köpekbalıklarının midesine alttan torpil gibi vurarak onları öldürür.
-Donald Duck çizgi filmleri Finlandiya’da yasaklanmıştır. Nedeni kahramanların don giymemesidir.
-Bandanaya da yasak geliyor.
-Ketçap 1830′lu yıllarda ilaç olarak satılırdı.

Dünyanın En dar evi!

Dünyanın En dar evinden Görüntüler.(Resimleri Bü boyutta görmek için üzerine tıklayınız.)

Image Hosted by Imagehigh.comImage Hosted by Imagehigh.com

Image Hosted by Imagehigh.com

Image Hosted by Imagehigh.com

İnsan Vücudunun AkıL Almaz RakamLarı

1) 70 yıl yaşayan bir insan ömür boyu yaklaşık 294 milyon kez göz kırpıyormuş.

2) Kalp, kanı 30 metre yüksekliğe fışkırtabilecek kadar güçlüymüş.

3) Kan 1 günde vücudumuzda tam 96 bin 540 km yol alıyormuş.

4) Bir şey çiğnerken çenemiz 100 kiloya kadar basınç uyguluyormuş.

5) Vücudumuzda 650 tane kas varmış en güçlü kasımızda dilimizmiş.

6) Beynimizde 100 milyar sinir hücresi varmış bu hücrelerin gönderdiği mesajlar saatte 274 km hızla yayılıyormuş.

7) Bağırsaklarımızın toplam uzunluğu 200 metreymiş.

8) Bir ömür boyu vücudumuz 20 kilo deri atıyormuş.

9) Derideki sinirlerin uzunluğu 72 km yi buluyormuş.

10) İnsan, bir günde 23 bin 40 kez nefes alıyormuş.

Bilinmeyen Tarihi Bilgiler!

Kanuni Viyana’yi neden alamadi ?

Kanuni Sultan Süleyman’in 1529 yilinin mayis
ayinda 75 bin kisilik büyük bir ordu ile Viyana’ya sefere çiktigini, O
yilin son 10 yilin en yagisli yazini yasadigini, Kanuni’nin çamura
saplanan toplarini geride biraktigini, Viyana önlerine de bu kosullar
nedeniyle bes ayda ancak vardigini, ordusunun yiprandigini, Bu arada
Viyanalilara takviye geldigini ve hazirliklarini tamamladiklarini,
asker sayilarini iki katina çikardiklarini, Bu aksilikler olmasa
Kanuninin büyük olasilikla Viyana’yi almis olacagini ve tarihin
degisecegini, Biliyor muydunuz?

Piramitlerin sirri 1

Kahire’de bulunan Keops piramitinin 12 ton agirliginda iki buçuk milyon
tas bloktan olustugunu, Günde on blok yerlestirilmesi halinde yapiminin 664 yil
sürecegini, Piramitin üstünden geçen meridyenin karalari ve denizleri tam esit
iki parçaya böldügünü ve piramitin dünyanin agirlik merkezinin tam ortasinda
bulundugunu, Yüksekliginin 164 m.) bir milyarla çarpiminin günesle dünyamiz
arasindaki uzakligi verdigini, Taban alaninin, yüksekliginin iki katina
bölünmesinin pi sayisini verdigini, Biliyor muydunuz

Piramitlerin Sirlari 2

Piramitlerin içerisinde ultrasound, radar, sonar gibi cihazlarin
çalismadigini, Kirletilmis suyun bir kaç gün piramitin içinde birakildiginda
aritilmis olarak bulundugunu, Piramitin içerisinde sütün bir kaç gün
süreyle taze kaldigini ve sonunda bozulmadan yogurt haline geldigini,
Bitkilerin piramit içerisinde daha hizli büyüdüklerini,
Çöp bidonu içindeki yemek artiklarinin hiç koku yaymadan mumyalastiklarini,
Kesik, yanik, siyrik ve yaralarin piramitin içinde daha çabuk iyilestigini
Piramitin içinin yazin soguk, kisin sicak oldugunu,
Piramit kimin adina yapildiysa onun bulundugu odaya yilda 2 kez günes girdigini
ve bu günlerin dogdugu ve tahta çiktigi günler oldugunu, Biliyor muydunuz?

Kizilderililer New York’u kaça satti ?

Bugün dünyanin en pahali arazisi sayilan New
York’un ünlü Manhattan adasini 1624 yilinda Peter Munite adli bir tüccar
tarafindan kizilderililerden 24 dolar degerindeki incik boncuk
karsiliginda satin alindigini, Toplam 58 km2 olan Manhattan’a ilk
olarak Hollandali göçmenlerin yerlestigini ve bölgeye New Amsterdam adi
verildigini, Bölgeye 1664 yilinda yerlesen Ingilizlerin New York adini
verdigini, Kizilderililerin 24 dolarlarini 377 yildir Amerikan hazine
bonolarina yillik % 5 faiz ile yatirsalar bugün 2 milyar 336 milyon
536 bin 394 dolarlari olacagini, Biliyor muydunuz?

Yasli Albayin Inadi:

Amerika’da yasli bir emekli olan albay Sanders’in otoyol kenarinda
küçük bir lokanta islettigini, Otoyol baska bir yere tasinacagi için
lokantasini kapattigini, Kendi buldugu bir kizarmis tavuk tarifinden
baska bir sermayesi kalmadigini, Bu tarifi ülkedeki lokanta sahiplerine
satarak piliç basina prim almaya karar verdigini, Tüm ülkeyi arabasi ile
dolastigini ve tam 1009 lokantadan red cevabi aldigini, Fakat sonunda
birinin kabul ettigini ve bunun sonucunda Kentucy Fried Chicken zincirinin
dogdugunu, Albay Sanders’in simdi ülkenin sayili zenginlerinden oldugunu,
Biliyor muydunuz?

Sigara sagliga iyi gelir…

Avrupalilarin tütün içmeyi onun tedavi edici özellikleri olduguna
inanan Amerikan kizilderililerinden ögrendiklerini, 16. yüzyilda tütünün
Avrupa’ya tibbi faydalari olan bir madde olarak tanitildigini, tütünün
zararli etkilerinin ancak 1950′lerde kanitlanip kamuoyuna açiklandigini,
Dünyada sigaradan kaynaklanan toplam ölümlerin 1995 yilinda 2.5 milyon
kisi oldugunu, Bu rakamin 2050 yilinda 12 milyona ulasmasinin beklendigini,
1990 yilinda Amerikada 20 bin kisi uyusturucudan ölürken 400 bin kisinin
sigaradan öldügünü, Her sigaranin bir tiryakinin hayatinin 5.5 dakikasina
mal oldugunu, Ingilterede bütün sigara tiryakilerinin yarisinin sigara
kullanimindan dolayi öleceklerini, Biliyor muydunuz?

Olmaz Olmaz deme olmaz olmaz

Leonardo Da Vinci’nin 16. yy. basinda modern helikoptere sasirtici
derecede benzeyen uçan makineler çizdigini, Engizisyon korkusu ile bunlari
gizledigini, Bu tasarilar 1797 yilinda yayinlandiginda herkesin havadan agir
makinelerin asla yerden ayrilamayacagi konusunda fikir birligi ettigini, 20.yy.
baslarinda ünlü astronom Simon Newcomb’un uçan araçlarin uzun mesafelere
gidebilmesini saglayacak bir itici gücün bulunamayacagini savundugunu,
1924 yilinda prof.Hermann Oberth’in “Uzaya Roketler” adli kitabini elestiren
ünlü Nature dergisinin uzay roketi tasarilarinin ancak insan soyunun tükenmesinden
biraz önce gerçeklesebilecegini öne sürdügünü, Ilk roketlerin dünyadan ayrildigi
1940′larda bile doktorlarin insan metabolizmasinin yerçekimsiz ortama,uymayacagini
ve insanli uzay uçuslarinin imkansiz oldugunu savunduklarini, Biliyor muydunuz?

Piri Reis haritalarini uydudan mi çizdi ?

18. yy. baslarinda Topkapi sarayinda amiral Piri Reis’e ait bir çok
eski haritanin bulundugunu, 1957 yilinda Amerikali haritacilar tarafindan
incelenen haritalarda henüz 1952 yilinda ses yansitici araçlarla kesfedilen
Antarktika daglarinin bütün ayrintilariyla çizildigini,Daha sonra uydu
fotograflari ile karsilastirilan haritalarla uydu fotograflari arasinda
müthis benzerlikler çiktigini, Bilim adamlarinin bu haritalarin ancak
çok yükseklerden çekilmis fotograflar araciligi ile çizilebilecegini
söylediklerini, Biliyor muydunuz?

Ingiliz taburu nereye gitti ?

12 agustos 1915′te Çanakkale savasinda Ingilizlerin 54. tümenine
ait 4. Norfolk taburunun Küçük Anafartalar ovasinda bir tepeye tirmandigini,
Tepenin üzerindeki ekmek somunu seklindeki beyaz bulutun içine girdiklerini,
Son askerde bulutun içinde kaybolduktan sonra bulutun yavasça havalandigini
ve rüzgarin aksi yönünde hareket ettigini, 250 asker, 16 subay ve 1 albayin
hiç bir iz birakmadan kaybolup gittigini ve bir daha haber alinamadigini,
Biliyor muydunuz?
( Savaş süresince ve sonrasında İngilizler taburlarının kaybolduğunu tüm dünyaya duyurmuş ama buna rağmen tabur hakkında hiçbir iz bulunanmamış )

Gözleri bir günlüğüne düğününde açıldı

Gözleri bir günlüğüne düğününde açıldı

Görme engelli İngilizin gözleri düğün günü özel ilaçla açıldı. Eşinin yüzünü ilk ve son kez gören damat sevinçten ağladı.

30yaşındaki Andrew Hall’un düğünü, unutulmaz oldu. Çünkü gözleri sadece bir günlüğüne o da eşini görebilmesi için açıldı! Törende bakışlarını Carolyn Rendle’den (25) ayırmayan genç adam, “Bir daha onu göremeyeceğimi biliyorum. O yüzden her anı hafızama kazıyorum” diye konuştu.

Tehlikeyi göze aldı
15 yıl önce genetik bir rahatsızlık yüzünden görüşü yüzde 90 oranında kapanan Hall, düğün günü müstakbel eşi Carolyn’i görebilmenin çarelerini aramaya başladı. Ve tüm yan etkilerine rağmen bütün riski göze alarak bir hafta boyunca özel
bir ilaç kullandı. Gözdeki fazla yaşı kurutan bu ilaç sayesinde düğün günü karısının yüzünü görebildi. Andrew Hall yaşadıklarını şöyle anlattı: “Carolyn bana baktı ve ‘Beni görüyor musun’ diye sordu. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Ben de ‘evet görüyorum’ dedim ve bir mendil uzattım. Gerçekten harika bir andı.” Cambridgeshire kentindeki bir kilisede gerçekleşen düğünde, davetliler de duygulu anlar yaşadı.

Timsah nasıl bir anne?

Florida Everglades’de yaşayan dişi timsah, yumurtaları için çok farklı bir yuva hazırlar. Önce çürümüş bitkileri çamurla karıştırır ve bu bitkilerden yaklaşık 90 cm. yüksekliğinde bir tepecik yapar. Tepeciğin üzerinde bir çukur oluşturur ve bu çukurun içine birkaç düzine olan yumurtalarını yerleştirir. Yumurtaların üzerini ise yine topladığı bitkilerle örter. Sonra yumurtaları için tehlike oluşturabilecek hayvanlara karşı yuvayı gözetlemeye başlar. Yumurtalar çatlamak üzereyken yavruların seslerini duyan timsah, yuvanın üzerindeki bitkilerden oluşan örtüyü kaldırır. Yavrular hızla yukarı doğru tırmanırlar ve anne timsah yavrularını ağzına alarak onları suya kadar ağzının içindeki kesede taşır.
TİMSAH NASIL BİR ANNE?
Nehirlerin vahşi yaratığı timsahın yavrusuna gösterdiği özen oldukça şaşırtıcıdır. Hayvan, yumurtalarının gelişimi için bir çukur kazar. Ancak bu çukurda ısı hiçbir zaman 30 dereceyi geçmemelidir. Çünkü bu sıcaklığın biraz artması yumurta içindeki yavruların hayatını tehdit edecektir. Timsah, bu iş için önceden bir tedbir almış ve yumurtalarını yerleştirdiği çukurların yerini fazla güneş almayacak şekilde ayarlamıştır. Ancak bu tek başına yeterli bir önlem olmayabilir. Bu nedenle de anne timsah, yumurtalarını sabit sıcaklıkta tutabilmek için olağanüstü bir çaba harcar.
Bazı timsah türleri ise çukur kazmak yerine (yan sayfadaki resimdeki gibi) serin suyun üzerine ottan bir yuva inşa eder. Buna rağmen eğer yuvadaki ısı yükselirse bu defa üzerine üre serperek ortamı serinletir. Yumurtaların kırılma aşamasında yuvadan oldukça kuvvetli sesler gelmeye başlar. Bu sesler anne için kritik anın geldiğini bildiren uyarıdır. Anne timsah hemen yumurtaları açığa çıkartır. Yavruların dışarı çıkma çabasına dişlerini adeta bir cımbız gibi kullanarak yardım eder. Doğan yavrular için en güvenli yer, annelerinin ağzında bulunan ve özel olarak bu iş için yaratılmış olan yaklaşık yarım düzine yavruyu barındırabilecek kapasitedeki koruyucu kesedir.
Görüldüğü gibi tüm canlılar arasında bir yardımlaşma ve bir fedakarlık söz konusudur. Bilinçli bir insan için doğada görülen mükemmel uyum, üstün bir Yaratıcı’nın varlığının delilerini açıkça ortaya koyar.
Anne timsah son derece hantal ve vahşi görünümüne rağmen, yavrularının ağzındaki özel kesede toplayarak onlar için güvenli bir ortam oluşturur.

Parmak Çıtlatmak!

Kimi insanlar, her iki elinin parmaklarını birbirine geçirerek ve onları gererek ses çıkartırlar, yani çıtlatırlar. Çoğumuz buradan gelen sesin kemiklerden geldiğini sanırız, hatta rahatsız oluruz ama nedense bunu yapanlar durumlarından memnun görünürler. En çok ve kolaylıkla çıtlattığımız yerler vücudumuzda en çok bulunan sürtünmeli eklem yerleridir. Bu tip eklem yerlerinde, örneğin, parmaklarınızda, iki kemiğin birleştiği yerde bir bağlantı kapsülü ve bu kapsülün içinde de, kemiklerin hareketleri sırasında, buraları yağlayan bir sıvı bulunmaktadır. Bu sıvının içinde erimiş durumda oksijen, nitrojen ve karbondioksit gazları bulunur. Vücudumuzda en kolay çıtlatabileceğimiz eklem yerlerimiz parmaklarımızdır. Parmaklarımız gerilince ve eklem yerlerimiz düzleşince bu kapsül de gerilir. İçindeki sıvının basıncı azalır ve gaz kabarcıkları patlamaya başlar. İşte duyduğumuz bu seslerdir. Patlayan kabarcıklar sonucunda gazlar bu sıvıyı terk eder, sıvı daha da genleşir ve eklem yerinin hareket yeteneğini artırır. Kuşkusuz ki eklem yerinin gerilmesi, bu kapsülün boyu ile sınırlıdır.

Eğer parmaklarınızı çıtlattığınız anda röntgenini de çekmiş olsanız, eklem içinde oluşan gaz kabarcıklarını görebilirsiniz. Bu olay eklem yerindeki hacmi yaklaşık yüzde 15-20 artırır. Aynı parmağınızı arka arkaya çıtlatamazsınız. Bir süre beklemeniz gerekir, çünkü gaz kabarcıklarının sıvı içerisinde tekrar oluşması biraz zaman alır. Tüm bu açıklamalar, deneylerle kanıtlanmasına karşın, yine de bu kadar küçük gazın, bu denli büyük bir ses çıkartabilmesinin nedeni hâlâ anlaşılmış değildir.

Ayrıca detaylı çalışmalar göstermiştir ki, çıtırdama sırasında iki ayrı ses duyulmaktadır. Birincisinin gaz kabarcıklarının patlaması olduğu biliniyor. İkinci sesin ise kapsülün uzama sınırına vardığında çıktığı sanılıyor.

Peki, parmaklarımızı çıtlatmak vücudumuz için zararlı mıdır? Bunu alışkanlık biçimini getirenlerde, eklemler çevresindeki yumuşak doku zarar görmekte, parmaklar şişmekte, dolayısıyla elin kavrama gücü azalmaktadır

Yaşanmış Olay

Bu olay Kayseri’nin Bünyan ilçesi’nde yasanmıştır. Olay Alfred
Hitchcock’un meshur korku filmlerini bile çok gerilerde bırakacak
kadar tüyler
ürpertici. Gece bindiğiniz otomobilde direksiyonda kimse yoksa ne
yapardınız?
Kendisi Bünyan’li olmayan, politikayla uğraşmis ve halen Kayseri’de
yaşayan işadamı, Bünyan sınırında, Kayseri Malatya kara yolu üzerinde,
bir
benzin istasyonuna girer.Lokantaya oturur ve orada kalabalık
toplulukla birlikte bir ufak rakı içer. Yürüyüş mesafesindeki

Bünyan’a gitmek için, lokantadan çıkar.

Ancak dışarısı hem zifiri karanlik hem de korkunç bir kar-tipi
fırtınası baslamıştır.

Benzin istasyonuna yaklaşık 300 metre mesafedeki,
Bünyan’a dönüs yolu kenarına varır. Oradan geçen bir arabaya binip,
Bünyan’a ulasma derdindedir. Fırtına daha da şiddetlenir. Adam bir-kaç
adım ötesini bile
görememektedir. Gelip-geçen bir araba da yoktur. Nihayet karanlıklar
içerisinde,
hayalet gibi yavas yavas yaklasan bir arabanin iki farıni fark eder.
Arabanin, tam önünde yavaslamasıyla birlikte hemen arka kapıyı açar ve
arabaya
biner. Kapıyı kapatır, araba yeniden hareket eder. İçeridekilere
merhaba demek ister.

Ama o da ne? Araba da kimse olmadığı gibi, direksiyonda da kimse yok.
Birden
paniğe kapılır. Korkuyla, hemen arabadan atlayıp, oradan kosarak
uzaklasmak
ister ama hem araba hızlanmış, hem de korku ile dizleri baglanmış,
hareket
edemez hale gelmiştir. Araba keskin bir viraja dogru yaklaşır. Adam
dua
etmeye baslar. Tüm günahlari için tövbe eder. Arabayı durdurması için
Allaha
yalvarır.
Tam bu esnada, pencereden bir el uzanır ve direksiyonu kıvırarak, sert
virajdan
arabanın dogru yola dönmesini sağlar. Her tehlikeli dönemece
yaklaştıkça, Allah’a yalvarış ve yakarışı artar ve her seferinde de
bir el dişarıdan uzanıp, direksiyonu çevirir.
Sonunda kendisini biraz toparlar, ayaklarını kımıldatır. “Ya Allah
koru beni…” deyip, kapıyı açmasıyla birlikte, kendisini arabadan
dişarı fırlatır. Bir kaç takla attıktan sonra, şarampolde kendisine
gelir. Defalarca üç Kulfu-bir Elham okuyarak, Bünyan’a yürüyerek
ulaşırr ve bir kahvehaneye girer. Üstübaşı ıslak ve şok haldedir.
Kendisini tanıyanlar hemence sobanın başına alırlar. Eline bir çay
verirler. Bir müddet sonra kendisine gelip, sesi titreyerek, başına
gelen doğa üstü ve korkunç olayı anlatır. Olayı dinleyenler inanmak
istemeseler de, anlatan kişinin aklı başında ve toplumsal sorumluluk
taşıyan bir pozisyonda olduğunu bildiklerinden, herkeste derin bir
sessizlik olusur.
Yaklaşık yarım saat sonra, aynı kahvehaneye Koyunabdal Köyü’nden iki
kişi girer. Bir masaya oturur ve iki bardak çay söylerler. Bu arada,
gelenlerden birisi, diğerine şunları söyler :
-Hasan Yıldız baksana, şu sobanin başında oturan geri zekalı, bizim
araba yolda kalınca, biz arabayı iterken, arabaya binip-inen kişi
değil mi?-

1.5 kilo bal için 4 milyon ‘’SORTİ'’

Arının yarım kilo bal yapabilmesi için yaklaşık 4 milyon defa çiçeğe konup kalkması gerektiği bildirildi.

Tarım 35 dergisinde yer alan araştırmaya göre 1 kilo bal yapabilmek için 6 milyon çiçeği dolaşması gerekiyor.

Bilgisayar saniyede 16 milyar aritmetik işlem yapıyor ,bal arısı ise 10 trilyonluk işlem yeteğine sahip. Buda arı gibi sözünün nerden geldiğini sanırım hepimize öğretiyor.

Garip Olaylar altında yayınlanmış |

İlginç Bilgiler

Karadul örümceği, bir günde 20 eşini yiyor. Beş gözü olan arılar, her yıl, yılandan fazla insan öldürüyor…

Uçan balıklar 90 metreye kadar yükselebiliyor

Güvelerin mideleri yoktur

Istakozların kanları mavi renklidir.

Dünyanın en büyük yumurtası köpekbalığının.

Köstebek bir gecede 90 metrelik tünel kazabilir

Bedenine oranla en büyük beyin karıncalardadır

Bir bukalemunun dili, bedeninin iki katı uzunluğundadır.Kalkan balıkları yavruyken dişidir ancak 5 yaşına geldiklerinde birçoğu erkeğe dönüşür.

Bir salyangozun diş sayısı 25 bini bulabilir.

Çita, saatte 70 kilometre hıza iki saniyede çıkar.

Salyangozlar yemek yemeden üç yıl uyur.

Hindiler yağmurda başlarını havaya kaldırır. Tarantula örümcekleri 2.5 yıl aç kalabilir.

Bir farenin spermi, filin sperminden uzundur.

Balinalar geri geri yüzemezler.

Dünyadaki tüm karıncaların ağırlığı, tüm insanların ağırlığının 10 katıdır.

Kaburgasız doğan develerde 3 çift gözkapağı var.

Her yıl 130 milyon kız sünnet oluyor

BM verilerine göre, her yıl yaklaşık 2 milyon kız çocuğu, sünnet nedeniyle hayatını kaybetme tehlikesi yaşıyor.
Kadın sünneti, ‘’Afrika ülkelerinde kadınlığa atılan ilk adım'’ olarak tanıtılıyor.

Stockholm Rinkeby Belediyesi’nde Kadın Çalışmaları Merkezi’nde danışmanlık yapan ve Uçan Süpürge İsveç Sorumlusu olan Tülin Uygur, kadın sünneti geleneğinin, yaygın olarak Afrika kıtasının orta bölümünde bulunan 30 ülkede görüldüğünü belirtti. Bu bölgedeki kadınların yüzde 72’sinin, diğer Afrika ülkelerindeki bazı etnik gruplardaki veya kabilelerdeki kadınların ise yüzde 18’inin sünnetli olduğunu dile getiren Uygur, Umman, Yemen, Birleşik Arap Emirliği, Endonezya, Malezya ve Kuzey Irak’taki bazı Kürt bölgelerindede daha az olmakla birlikte sünnet geleneğine rastlandığını söyledi.

Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO), 1975 yılından sonra kadın sünnetini incelemeye başladığını belirten Tülin Uygur, Avrupa’nın ise 1980’den sonra Afrika’dan gelen göçler nedeniyle bu soruna ilgisinin arttığını vurguladı. Bu ülkelerden gelen göçmenlerin, kadın sünnetini, Avrupa, Kanada, Amerika, Yeni Zelanda ve Avustralya’ya taşıdığını ifade eden Uygur, bundan sonra kadın sünnetinin, kadınlara yönelik şiddetin en uç uygulamalarından biri olarak tüm dünyayı ilgilendiren bir sorun olmayadevam ettiğini vurguladı.

Tülin Uygur, “BM verilerine göre, dünyada her yıl 130 milyon kadın ve kız çocuğu sünnet oluyor. Ayrıca yaklaşık her yıl 2 milyon kız çocuğu, sünnet nedeniyle hayatını kaybetme tehlikesi içinde yaşıyor” dedi.

KADIN SÜNNETİNİN KÖKENİ
Mısır’da yapılan arkeolojik kazılarda, bazı kadın mumyaların sünnetli olduğunun belirlendiğini, kadın sünnetinin, MÖ 1600’lü yıllardan kalan duvar resimlerinde de detaylı şekilde tasvir edildiğini belirtti.

Bu verilerin, kadın sünnetinin çok eski çağlara dayandığının kanıtı olduğunu kaydeden Uygur, sünnetin, Afrika’da Hıristiyan, Müslüman, Musevilerin yanı sıra tek tanrılı olmayan dinlere inanan gruplarda da yoğun olarak uygulanmasının, geleneğin tarihinin, tek tanrılı dinlerden daha eski olduğunu gösterdiğini kaydetti.

ÇOCUK SAYISI KADAR SÜNNET

Uygur, Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) göre, kadın sünnetinin, delme, dağlama, kazıma, vajinanın içine, kanamaya yol açacak çeşitli bitkiler yerleştirme gibi şekillerde uygulandığını belirtti. Cibuti, Somali ve Sudan’da ise kadınların yüzde 98’inin, sünnetin en ağır şekli olan “firavun yöntemi-infibulation” ile sünnet edildiğini bildiren Uygur, ayrıca Mısır’ın güneyi, Eritre, Etiyopya, Gambia, Çad, Kenya ve Mali’nin bazı bölgelerinde de bu tür sünnetin uygulandığını kaydetti. Uygur, firavun yönteminde, kadınların her doğum sonrası yeniden sünnet edildiğini, doğurdukları çocuk sayısı kadar sünnet olduğunu, aynı acıları defalarca aynı yoğunlukta yaşamak zorunda kaldıklarını dile getirdi.

“SÜNNETLİ KIZLARIN STATÜLERİ YÜKSELİYOR”

Sünnet yaşının bölgelere göre değiştiğini ifade eden Uygur, Etiyopya ve Nijerya’da kız bebeklerin 8 günlükken, Mısır’da 3-8, Sudan’da 5-8, Somali’de 4-10 ve diğer pek çok ülkede ise 13-15 yaşları arasında sünnetin yapıldığını kaydetti

Sünnetin, genital bölge uyuşturulmadan bıçak, traş bıçağı, keskin cam parçaları ve keskin teneke kenarları kullanılarak yapıldığını anlatan Uygur, yaranın tutturulmasında ise ağaç dikenleri, kemik çiviler, iğne, hayvan kılları ve deriden elde edilen ipliğin kullanıldığını kaydetti.

Uygur, kadının sünnet edilmesinin, “büyümenin” ve “kadınlığa atılan ilk adımın gereği” olarak tanıtıldığını ifade ederek, “Sünnet olan kızlara hediyeler ve elbiseler sunulur. Az çığlık atan kızlar, herkesin beğenisini ve takdirini alırken, çok çığlık atan kızlar, hem acıları, hem de utançlarıyla başbaşa bırakılır. Ancak sonuçta sünnetli kızların genel olarak çevrelerinde statüleri yükselir. Evlenmeleri garanti altına alınır” dedi.

Sünnetle birlikte sağlık sorunlarının da başladığını anlatan Uygur, uyuşturulmadan ve steril olmayan araçlarla yapılan müdahalenin hemen ardından kan kaybına bağlı şok, kansızlık, kan zehirlenmesi, enfeksiyonlar, idrar yaparken yaranın yanması gibi sorunların ortaya çıktığını ifade etti.

Tülin Uygur, gelişmiş ülkelerin, Afrika’nın sadece yeraltı ve yerüstü kaynaklarıyla ilgilenmesinin, bazı misyoner grupların da olayısadece “antropolojik boyutlarıyla” incelemesinin, sorunun göz ardı edilmesine yol açtığını belirtti.

Gazeteyi Enine Yırtmak

Denerseniz göreceksiniz ki, bir gazete sayfasını yukarıdan aşağıya düzgün olarak yırtabilirsiniz. Ancak sağdan sola yani enine yırttığınızda düzgün yırlamazsınız, muhakkak zikzaklar oluşur.

Gazete kağıdının ana maddesinin ağaç olduğunu hepimiz biliyoruz. Bir gazete kağıdında ağacın lifleri yukarıdan aşağıya olacak şekilde gelir.

İşte bu sebeple bir gazete sayfasını düşey olarak yırtarsanız, yırtık, liflerin yolunu takip ederek düzgün bir şekilde aşağıya kadar iner. Enine yırtıldığında, her life rastlayışında yırtılma zikzak çizer.

Peki lifler niçin düşey doğrultuda? Bunun nedeni kağıdın üretiliş biçiminde yatıyor. Bu lifler çok az su içeriyor ve üretim bandında, bandın hareketi boyunca yayılıyor. Üretim bandı sonunda su kuruyor ama, lifler kağıtta uzunlamasına yer alıyor.[/SIZE]

[COLOR=”Navy”][B][COLOR=”Blue”]Bumerangın geri dönmesi[/COLOR][/B][/COLOR]

[SIZE=1]Bilinenin aksine bütün bumeranglar geri gelmezler. Fırlatana geri dönebilen bumeranglar sadece Avustralya yerlileri Aborijinler tarafından spor olarak veya kuş sürülerini avlamakta kullanılırlar. Aborijinlerin tarih öncesi zamandan beri bumerangları kullandıkları biliniyor.

Bumerangın İngilizce’de ‘boomerang’ olan ismi de Aborijinlerin kullandığı isimden türemiştir. Aslında bugün Avustralya’da kullanılan ve bu kıtaya özgü isimlerin çoğunun kökeni Aborijinlerden kaynaklanır. Örneğin Avustralya’yı ilk keşfedenler kanguruları görünce çok şaşırmış ve Aborijinlere bunların isimlerini sormuşlar, onlar da ‘kanguru’ cevabını verince, bu acayip hayvana kanguru ismini vermişlerdir. Halbuki kanguru Aborijin lisanında ‘bilmiyorum’ demektir.

Bumerang şeklinde ancak geri dönme özelliği olmayan benzerlerinin Aborijinler gibi Mısır’da, güney Hindistan’da, Endonezya’da (Borneo) ve Amerika’da yerliler tarafından tarihin ilk çağlarından itibaren kullanıldığı biliniyor. Bu tipler daha uzun ve ağırdırlar. Av hayvanlarını öldürmede kullanılırlar. Savaşlarda çok ağır yaralanmalara ve ölümlere sebep olurlar. Hatta bazılarının ucu tesiri arttırmak için kanca şeklinde yapılır.

Aborijinlerin yaptıkları geri dönebilen bumeranglar ise hafif ve ince olup toplam uzunlukları 50 - 75 santimetre, ağırlıkları da 350 gram civarındadır. Bumerangın iki kolunun ucu yapılırken veya yapıldıktan sonra kül ile ısıtılarak birbirinin aksi istikamete kıvrılır.

Bumerang yere paralel veya biraz aşağı doğru atılırsa biraz sonra yükselişe geçerek, 15 metre yüksekliğe kadar tırmanır.

Eğer bir ucu yere çarpacak şekilde atılırsa, yere çarpan bir mermi gibi müthiş bir hızla dönerek yükselir, 45 metrelik bir daire veya elips çizerek yörüngesini tamamlar, fırlatanın yakınma düşer.

Bumerangın nasıl geri döndüğü günümüzün bilim insanları tarafından tam anlaşılmış değildir. Dönüşün aerodinamik kaldırma gücü ile üç eksende yaptığı cayroskobik dönüşün birleşiminin yarattığı sanılmaktadır. Geri dönebilen bumerangların, diğerlerinin uçuş şekillerinin gözlemlenerek veya tamamen tesadüf sonucunda geliştirildiği sanılıyor.

Aborijinlerin bumerangla kuş avlamaları ise ilginç. Bumerangı, kuş sürülerinin uçuş yüksekliğinin üzerine fırlatıyorlar. Bumerangın yerdeki gölgesini gören kuşlar arkalarında yırtıcı bir kuş olduğunu sanıyorlar. Kaçmak için dalışa geçiyorlar ve sonunda ağaçlar arasına gerilmiş ağlara takılıyorlar.

Bumerang fırlatma, tarihte kaydedilmiş en eski sporlardan biridir. Günümüzde başta ABD’de olmak üzere bazı ülkelerde, hedefe yakınlık, mesafe, hız ve yakalama kategorilerinde spor olarak hala yapılıyor.[/SIZE]

[COLOR=”DarkGreen”][B]Saat Neden Sağa Dönüyor!!![/B][/COLOR]

[FONT=Verdana][SIZE=1]İlk olarak eski Mısırlılar, güneşin her gün düzenli bir hareketle doğup, belirli zamanlarda gökyüzünün aynı noktalarında bulunup, battığını gözlemlediler ve bunun bir günü zaman parçalarına ayırmada kullanılabileceğini keşfettiler.

Böylece güneşin bu hareketinden yararlanarak ilk güneş saatini yaptılar. Bu saat, meydanlık bir yere yüksek bir taş koymak ve güneşin hareketi sırasında, bu taşın gölgesini takip etmekten ibaretti.

Mısır, konumu itibari ile kuzey yarım kürede fakat ekvatora da yakın bir ülke olduğundan, güneş doğduğunda, gölge hemen tam batıda oluşuyor, güneş yükseldikçe gölge kuzeye, yani sağa doğru hareket ederek, güneş batışında doğu yönüne ulaşıyordu. Yani gölge bugünkü tüm saatlerin akrep ve yelkovanında olduğu gibi soldan sağa doğru dönüyordu.

Daha sonraları, pendulumlu, pilli saatlerde de yön değişmedi, hatta sağa doğru dönüşler ’saat yönüne dönüş’ diye adlandırılır oldu.

Avustralya gibi ekvatorun güneyindeki ülkelerde, güneş doğarken taşın gölgesi güneye düşer ve güneş yükseldikçe sola doğru dönüş yapar. İlk saat orada keşfedilseydi, bugün akrep ve yelkovan ters yönde dönüyor olabilirdi.

Garip Ölümler..

* Kurban bayramında kaçan koçların boynuzlarını bir yerlerine sokması
sonucu ölüm (K.Maraş’ın Çoğulhan Kasabası).

* Mideye kaçan sineği öldürmek için ağza Sheltox sıkmak suretiyle ölüm (İstanbul/Sultanbeyli)

* Bir arabaya 11 kişi binip viyaduğe uçmak (Molla Gürani Viyadüğü/İstanbul)

* Katta olmayan asansöre binme teşebbüsü (Ali Kırca/Kuruçesme’deki evinde; sadece yaralanma).

* Balkona 50 kişi çıkılması sonucu balkonun çökmesiyle oluşan toplu ölüm.
(Dudullu’da bir Köy nişan töreninde).

* Ormanda zehirli mantarları ailece yiyerek,” anaa ne guzel!” deyip akşama evde ölü bulunan Türk ailesi (Datça’da).

*Yatağındaki tahtakurusu veya bilimum haşeratı öldürmek için yatağı
ilaçladıktan biraz sonra uykuya dalarak göçmek (Bodrum/Yalıkavak Köyü).

* Elektrik direğine yaslanıp ayakkabısına kaçan taşı ayağını silkeleyerek
çıkarmaya çalışan kişinin, elektrik çarptığını sanan yardımsever bir laz
tarafından kafasına kürek, kalas vb vurularak ölmesi. (Rize/Ardeşen
Kasabasi/Tunca Köyü’nde).

* Yolda mutlu, mesut yürürken kafaya balkon düşmesi (Gene Dudullu’da).

* Para çekmek amacıyla girilen bankamatik gişesinde elektrik çarpması
sonucu
ölüm. (Ziraat Bankasi, Bozcaada Şubesi)

* Trafik kazasından yaralı olarak kurtarılıp, hastaneye kaldırılırken
ambulansın kaza yapması sonucu ölüm. (Ülkemizin bir çok şehrinde)

*Alkollü durumda TEM otoyolunda seyreden bir araçtaki beş kişinin;
süper fm’de çalmaya başlayan oynak bir şarkı sonrası aracı sağa çekmesi ve
Otoyol da göbek atmaya başlaması üzerine 5 kişiden 3′ünün ayrı ayrı araçların
çarpması sonucu ölümü (Adapazar/Hendek).

Aşka adanan en büyük yapıt; Tac Mahal

Tac Mahal, Hindistan Türk İmparatorluğu’nun Timuroğulları hanedanının 5. hükümdarı Şah Cihan (1593-1666) tarafından, o zamanki imparatorluğun başkenti olan Hindistan’ın Agra şehrinde, Jumna Nehri’nin kıyısında yaptırılmıştır. Dünyada aşk için dikilmiş en büyük ve en güzel anıt olarak kabul edilen bu türbe, Şah Cihan’ın büyük bir aşkla sevdiği eşi Ercümend Banu’nun (Mümtaz Banu) ölümü üzerine, onun hatırasına yaptırılmıştır.

Yapının mimarları, Mimar Sinan’ın talebelerinden Mehmet İsa Efendi ve Mehmet İsmail Efendi ile yapıdaki yazıları yazan Hattat Serdar Efendi eserin yapımı için Şah Cihan tarafından İstanbul’dan davet edilmişlerdi. 1630′da inşaasına başlanan eser, 22 yıl sonra 1652′de tamamlanmıştır.

Tac Mahal’in yapımında parlak, ince mavi damarları olan beyaz mermer kullanılmıştır. Aynı mermerden yapılan ve yerden yüksekliği 82 metre olan kubbe, Mimar İsmail Efendi tarafından yapılmıştır. Kubbe üzerinde altınlı bir alem vardır. Türbenin beyaz mermerden 4 minaresi vardır. Anıtın dört yanına Hatta İsmail Efendi tarafından Yasin suresinin tamamı yazılmıştır.

Mümtaz Mahal ve Şah Cihan’ın sandukaları üst katta, kubbenin altındadır. Sandukaların bulunduğu yerdeki kubbede insan ağzından çıkan her ses 7 kez yankılanacak şekilde bir akustiğe sahiptir. Şahın ve eşinin asıl lahitleri ise en alt katta bulunmaktadır.

Tac Mahal’in yüzbinlerce akik, sedef ve firuze gömülü olan duvarlarında ayrıca 42 zümrüt, 142 yakut, 625 pırlanta ve 50 adet çok iri inci vardır.

Romantik görünüşü ile herkesi büyüleyen, Doğulu Batılı birçok ünlü yazar ve şaire ilham kaynağı olan Tac Mahal, mehtaplı gecelerde bile aydan daha parlak görünür. 1966 Hint-Pakistan Savaşında, Pakistan savaş uçaklarına yol gösterici bir parıltı olmaması için, Hint hükümeti tarafından kubbesi siyah bir çadırla örtülmek zorunda kalınmıştır.

Depremler hakkında.

GDOUG COPP’UN ONERiLERi
(Copp dunyanin en tecrubeli kurtarma birimi Amerikan Uluslararasi Kurtarma
Ekibinin Kurtarma sefi ve afet olaylari muduru )
1) “Binalar cokerken basitce ” çomelen ve korunan”
kisiler istisnasiz her defasinda ezilerek oluyorlar. Masa, araba gibi
nesnelerin altina giren kisiler her zaman ezilirler.
2) Kediler, kopekler ve bebekler’in hepsi dogal
bir
sekilde dizlerini ana rahmindeki gibi karinlarina dogru cekerek kivrilirlar.
Deprem aninda sizde bu sekilde kivrilmalisiniz. Bu dogal bir guvenlik ve
hayatta kalma icgudusudur. Daha kucuk bir boslukta hayatta kalabilirsiniz.
Hafifce ezilecek ama yaninda bosluk yaratacak bir kanepe, genis buyuk bir
esyanin yaninda durun.
3) Ahsap evler deprem anindaki en guvenli
yapilardir.
Sebebi basittir; ahsap esnektir ve depremin zorlamasiyla hareket eder. Eger
ahsap bina cokerse genis yasam bosluklari olusur. Ayrica, ahsap binalar daha
az yogunlukta yikilis agirligina sahiptir. Tugla binalar ayri tugla
parcalarina ayrilacaklardir. Tuglalar bir cok yaralanmalara sebep olacaktir,
ama (beton) bloklardan daha az ezilmis vucutlar yaratirlar.
4) Eger gece yataktayken deprem olursa, basitce
yuvarlanarak yataktan dusun. Yatagin cevresinde guvenli bir bosluk
olusacaktir. Oteller musterilerine deprem aninda yataklarin yaninda yere
uzanmalarini salik veren bir uyari notunu odalarda her kapinin arkasina
asarlarsa depremlerde cok buyuk hayatta kalma oranlarini saglayabilirler.
5) Televizyon izlerken deprem olursa ve kolayca
kapidan veya pencereden disari kacmak mumkun degilse, kanepe veya buyuk bir
koltugun/sandalyenin yaninda cenin pozisyonunda kivrilarak yere uzanin.
6) Bina cokerken Kapi kirislerinin altina gecen
herkes olur…
Nasil mi Eger kapi kirislerinin altina gecerseniz ve kapi kirisi one veya
arkaya dogru dusurse inen tavanin altinda ezilirsiniz. Eger kapi kirisi yana
dogru yikilirsa ikiye bolunursunuz. Her iki durumda da olursunuz!
7) Hicbir zaman merdivenlere
gitmeyin/yonelmeyin.
Merdivenler (ana binadan) farkli bir “frekans araligina” sahiptir; ana
binadan bagimsiz/ayri olarak sarsilirlar. Merdivenler ve binanin geri kalani
devamli olarak birbirlerine carparlar, ta ki merdivenlerin yikilisi
gerceklesene kadar. Merdivenlere ulasan insanlar basamaklar yuzunden
yaralanirlar. Korkunc sekilde sakatlanirlar. Bina yikilmasa
dahi,merdivenlerden uzak durun. Merdivenler binanin hasar gormesi en
muhtemel kismidir. Depremde yikilmamis olsa dahi, merdivenler bagirarak
kacmaya calisan insanlarin asiri yuklenmesi ile cokebilir. Merdivenler
binanin geri kalan kismi zarar gormemis olsa dahi her zaman guvenlik
acisindan kontrolden gecirilmelidir.
8) Binanin dis duvarlarina yakin yerlerde durun,
mumkunse disina cikin. Binanin ic kisimlarindansa dis kisimlarina yakin
yerlerde olmak cok daha iyidir. Binanin dis cevresinden ne kadar iceride
olursaniz, cikis yolunuzun kapanma ihtimali o kadar artacaktir.
9) Aynen Nimitz yolundaki katlar arasindaki
yikilan) bloklarin meydana getirdigi gibi, deprem aninda ust yolun
yikilmasiyla ezilen araclarin icinde bulunan insanlar ezilirler. San
Francisco depreminin kurbanlarinin hepsi araclarinin icindeydiler. Hepsi
oldu. Araclarinin disina cikip,aracin yanina uzanip veya oturarak kolaylikla
hayatta kalabilirlerdi. Olen herkes eger araclarindan cikip, araclarinin
yanina oturabilseler veya uzanabilselerdi yasiyor olabilirdi. Ezilen butun
araclarin yaninda-kolonlarin direkt olarak uzerine dustugu araclar haric- 3
feet yukseklikte bosluklar olusmustu.
10) Enkaz halindeki gazete ofislerini ve cok
miktarda kagidin oldugu ofisleri dolasirken kagidin
sIkismadigini/ezilmedigini kesfettim. Kagit yiginlarinin/kumelerinin
etrafinda genis bosluklar bulunur/olusur.

Şahmaran Efsanesi

Şahmaran Fransızca bir kelime ve yılanların şahı anlamındaki Şah-ı Maran’dan geliyor. Şahmaran figürü bir yılan, bir ejderhadır. Baş kısmı insan olan, yılanla insanın birleşmesinden meydana gelmiş doğa üstü bir yaratıktır. Yılan figürleri genelde kötülük ya da uğursuzlukla ilişkilendirilirse de insan başlı Şahmaran, doğurganlık, bereket ve bilgeliği sembolize etmiştir. Anadolu’da uğur getirmesi için Şahmaran’ın resimleri kadınlar tarafından odaların duvarlarına asılmıştır. Pek çok farklı versiyonda Şahmaran hikayesi bulunmaktadır ama bunlar genelde birbirlerinin benzeri olup, yer ve kişiler değişikliğe uğramaktadır.

Tarsus Şahmaran’ı ise iki farklı şekilde anlatıla gelmiş. İnsanların inanışına göre, yılanların şahı Şahmaran, Tarsus’un 15 km. kuzey doğusundaki bir ortaçağ kalesinde yaşarmış. Hikayeye göre bütün yılanlar bu kalede kalırmış. Hükümdarları Şahmaran ise,gözleri kilometrelerce uzağı görebilen,üstün niteliklere sahip bir yaratıkmış.Bir gün,Tarsus Beyinin dünyalar güzeli kızını hamamda yıkanırken görmüş ve görür görmezde aşık olmuş.Beyden kızını istemiş ancak bey hem korktuğu hem de çirkin bulduğu için kızını Şahmaran’a vermek istememiş.Bunun üzerine Şahmaran, Beyin kızını kaçırmaya karar vermiş. Hazırlıklarını yapıp dünyalar güzeli kızın hamamda olduğu bir gün buraya gelmiş.Ancak Beyin adamları durumu fark edip Şahmaran’ı oracıkta öldürmüşler.

Hükümdarlarının öldüğünü duyan kaledeki yılanlarda şehri basıp bütün halkı sokarak zehirlemiş ve şahlarının intikamını almışlar. Bu hikayenin diğer versiyonuna göre ise, Tarsus beyi dermansız bir hastalığa yakalanmıştır. Derdinin ne olduğunu anlamak için gelen hekimler çaresizlik içinde kalıyorlar, ellerinden hiçbir şey gelmiyormuş. Beyi tedavi etmek için gelen hekimlerden biri, bu hastalığın devasının Misis Kalesindeki Şahmeran’ın gözlerini yemek olduğunu söylemiştir. Bunun üzerine beyin adamları bütün şehri dolaşarak Şahmaran’ı bulmaya çalışmışlar. Uzun süren aramaları bir sonuç vermemiş. Bey her geçen gün daha da kötüleşiyormuş, bir gün, daha önce hayatını kurtardığı biri, Şahmaran’a ihanet ederek onun hamamda saklandığını söylemiş. Şahmaran’ın yerini öğrenen beyin adamları, yılanların şahını hamamda yakalayıp hemen orada öldürmüş ve gözlerini de beye yedirmişler. Bey Şahmaran’ın gözünü yer yemez iyileşmiş. Ancak kaledeki yılanlar şehri basmış ve bütün halkı sokarak öldürmüşler. İşte bu hamamın adı da o zamandan beri Şahmaran Hamamı olarak kalmış, Tarsus’un Şahmaranı böyle hüzünlü bir efsaneye konu olmuş maalesef.

Ruhun Zamansız Alanı

Ölüm anında ruh, adına sonsuzluk dediğimiz zamansız bir aleme girer. Collin’in de dediği gibi,” zaman içindeki tüm anlara ulaşmak mümkündür; bu anları birbirine bağlayan şey, zaman değil onları niteleyen enerjinin yoğunluğudur”. Ama ölüm anı, hayatımızın bir tür damıtılmasıdır. Deneyimlerimizi özlerine indirger ve ölümün ıstırabı, döllenmenin vecdinde yankılanır.

Eflatuna göre ruh, ölümden sonra yeniden bedenleneceğini bir rahim bulmak için, bütün sonsuzluk içinde çeşitli geçmişler, şimdiler ve gelecekler boyunca seyahat eder; yeni yaşamını geçmiş yaşamının kalıntılarına göre seçerler. İster Tibet, ister Hıristiyan, ister Mısırlı olsun, bu yargılama esasen aynıdır. Collin, 3. yüzyıl Hıristiyan Azizi İskenderiyeli Macarius’un bir vizyonundan alıntı yapmaktadır. Bu vizyonda Macarius’un ruhuna üç gün boyunca koruyucu melek tarafından rehberlik edilir, tapınması için Tanrı’ya yükseltilir, altı gün boyunca cennetin hazlarını yaşar, sonra tekrar indirilir ve son kez yargılamayı beklerken 30 gün boyunca cehennemde gezinir. Tibet Budist geleneğinde bedenden kopan ruh alemler arasındaki
alemde birçok vizyon ve deneyim yaşar, bunun amacı kayda uygun yeni bir bedenin yerini saptamaktadır.

Yaşamlar arasında yaşanan süreçler her zaman cennet görüntüleri ve hazları kadar, hayali imkansız cehennemler ve işkenceler; karanlık ve aydınlık vizyonları da içerir. Bu seçim fırsatı, ebediyet içinde yaşamlar arası durumda tektir, çünkü ruh bir kere içinde doğacağı bedeni seçtikten sonra, bir sonraki fırsat, bir yaşam boyunca bedenli kaldıktan sonra gerçekleşecek, bir sonraki ölüme kadar karşısına çıkmayacaktır. Bir çok din; fiziksel bedenin ölümü ve yeni bir rahme ve bir sonraki yaşama başlama arasında belli bir zamanın geçtiğini kabul etmektedir. Bu süre 18 ile 49 gün arasında değişmektedir. Bu yolculuğun gerçekleştiği boyut, bizim boyutumuzun ötesindedir (ya da bizim boyutumuzla 90 derecelik bir açı yapmaktadır) ve ilkine teğet geçen ve eşzamanlı ölüm ve döllenme anında
kesişen bir başka dairede yer almaktadır. Kendi kuyruğunu yutan dev yılan bezetmesinde olduğu gibi, ölüm ve döllenme anları birbirinin aynıdır.

Duygu ötesi alemdeki zamanını sıkıştırılmış olmasından dolayı, tüm bunlar sanki bir anda meydana geliyormuş gibi gelir bizlere. Bir süreç esnasında tamamen ruh olduğumuz için, titreşim hızlarımızın inceliği ve yüksekliği
bizi, bildik anlamda bir beden içerisinde olmaktan alıkoyar. Biz bu nedenle moleküler bir dünya denebilecek bir ruh dünyasında yaşarız.

Ölümden dönenlerin ilk gördükleri şey, yaşamlar arası varoluştur. Tibet Budizmine göre, bu, Budalıkta mükemmelleşmenin “asıl parlak ışığıdır”dır. Mısır dininde ise bu, “Osiris ile birleşmek”tir. Hıristiyanlıkta ise Tanrının tahtına yükselmektir. Bu durumda iken karmamız, içinde yaşadığımız hayatın dini sembol diline göre görülüp yorumlanabilsin diye sıkıştırılmış, damıtılmış ve biraraya toplanmıştır. Burada sanki, bir ya da birçok yaşam boyunca alınan içsel ve dışsal milyarlarca görüntü bir ana sıkıştırılmıştır. Bu gerçekten de, mümkün olan en güçlü ve en çabuk deneyimdir ve bütün büyük dinlerin hepsinde önemli bir yer işgal etmektedir. Gerçekten de, bu anın çok kısa süreli olarak görülmesi Budizm’deki uyanışı, aydınlanmayı, Sufi üstadlarında ise “ölmeden önce ölme” halini meydana getirmektedir.

Aç erkek şişman kadın istiyor

İngiltere’de yapılan bir araştırmaya göre, erkeklerin karınları aç olduğunda tercihleri şişman kadınlardan yana oluyor.

Liverpool Üniversitesi’nden psikologların yaptığı araştırmaya göre, öğle yemeği yememiş erkekler, akşam eğlenceye gittiklerinde balık etli kadınları tercih ediyor.

Fakat açken ‘gözü dönmüş’ olan erkekler, akşam yemeğini yedikten sonra tercihlerini değiştiriyor ve tombul kadınlardan uzaklaşıp normal kiloda olan kadınlara yöneliyor.

Araştırmalarını ‘British Journal of Psychology’ dergisinde yayımlayan uzmanlar, yuvarlak hatlı kadınları seçme durumunun, erkeklerin evrimsel tercihlerinden kaynaklandığını söylüyor.

Liverpool Üniversitesi Halk Sağlığı Bölümü’nden psikolog Viren Swami konuyu şu sözlerle açıklıyor: “Aç erkeklerin toleransı daha yüksek oluyor ve tok olanlara göre obez kadınlara daha pozitif yaklaşıyorlar…

“Hatta, kendileri ve zayıf olan kadınlar arasındaki kilo farkı çok az olmasına rağmen, balık etli kadınları daha çekici buluyorlar. Bu durumun tek açıklaması evrim…

“Fazla kiloluysanız, kaynaklarınız daha zengin demektir. Afrika’nın bazı bölgelerinde bugün bile kadınlar bilerek şişmanlatılıyor, çünkü şişmanladıklarında daha çekici oldukları düşünülüyor”

vietnam savaşından ibret verici bir hikaye

Vietnam’da savaştıktan sonra sonunda evine dönmekte olan bir asker hakkında bir hikaye anlatılır.

San Francisco’dan ailesini aradı. “Anne baba, eve dönüyorum, ama sizden bir şey rica ediyorum. Yanımda bir arkadaşımı da getirmek istiyorum.”

“Memnuniyetle, onunla tanışmak isteriz.” diye cevapladılar.

Oğulları, ” Bilmeniz gereken bir şey var ” diye devam etti: “Arkadaşım savaşta ağır yaralandı. Bir mayına bastı ve bir koluyla ayağını kaybetti. Gidecek hiçbir yeri yok, ve onun gelip bizimle kalmasını istiyorum.”

“Bunu duyduğuma üzüldüm oğlum. Belki onun başka bir yer bulmasına yardımcı olabiliriz.”

” Hayır. Anne, baba, onun bizimle yaşamasını istiyorum.”

- “Oğlum” dedi babası, “bizden ne istediğini bilmiyorsun. Onun gibi özürlü biri bize korkunç bir yük olur. Bizim kendi hayatımız var, ve bunun gibi bir şeyin hayatımıza engel olmasına izin veremeyiz. Bence bu arkadaşını unutup eve dönmelisin. O kendi başının çaresine bakacaktır.”

Oğlu o anda telefonu kapattı. Ailesi ondan bir süre haber alamadı. Ama birkaç gün sonra, San Francisco polisinden bir telefon geldi. Oğullarının yüksek bir binadan düşüp öldüğünü öğrendiler. Polis bunun intihar olduğuna inanıyordu.

Üzüntü dolu anne-baba hemen San Francisco’ya uçtular ve oğullarının cesedini tespit etmek için şehir morguna götürüldüler. Onu tanıdılar, ve bilmedikleri bir şey daha öğrenince dehşete düştüler: Oğullarının sadece bir kolu ve bir bacağı vardı.

Piştigini Söyleyen Yumurta

Yumurtayı bir turlu istedigi kıvamda pişiremeyenlere mujdeli haber….İngilterede lion eggs firması tarafından uretilen yumurtalar pişerken kıvamınıda gösteriyoryumurtaların uzerinde ısıya duyarlı görünmez bir murekkeple hangi kıvamda oldugu yazılıyor.Gerekli ısıya ulastıgında da murekkep gorunur hale gelıyor ve yumurtaların uzerınde RAFADAN , KAYISI , KATI yazısı ortaya cıkıyor.

Şeytanın İzleri

Vatikan’da bir kilisenin gizli arşivinde bir incilin, bir kumaş parçasının ve bir kitabın kapağındaki parmak izlerinin şeytana ait olduğu iddia ediliyor

Katolik dünyasının merkezi Vatikan’da, Papa II. John Paul’un konutuna birkaç yüz metre
uzaklıktaki bir kilise, yüzyıllardır sakladığı sırları gün ışığına çıkardı. Yüzyıllardır sıradışı olayları arşivleyen kilisenin kayıtlarında, şeytanın el ve parmak izleri de bulunuyor.
Şeytana ait olduğu ileri sürülen el ve parmak izleri bir incil, bir kumaş parçası ve bir kitap kapağında ortaya çıktı. Kilisenin şeytanın kor halindeki elleriyle kumaş ve kitaplara dokunarak bıraktığı yanık ve parmak izlerinin şeytanın varlığını kanıtladığını düşündükleri ve bunlara kayıtlarında yer verdikleri anlaşıldı.

Gizemli olaylar arşivi
Bu arada kilise, tarihte yaşanmış ilginç olaylara ait bilgi ve belgeleri de arşivlemiş. 15 Eylül 1897′de aynı kilisede bir tören sırasında son derece garip bir olay meydana gelir. Bir masa, aniden yanmaya başlar. Söndürüldüğünde, üzerindeki yanık bölümün tıpkı bir insan yüzü şeklinde olduğu görülür. İtalya’nın kuzeyindeki Mantua kasabasındaki kilisede ise, 1731 yılında bir rahibe rüyasında başrahibin cehennem ateşinde yandığını görür. Uyandığında çarşafında yanık bir el izi bulunur. Bu bilgi de sıradışı olayları araştıran kilisenin arşivinde yer alır.

Her Gün Bir Uçak Dolusu Bebek Ölüyor

TBMM Nüfus ve Kalkınma Grubu Başkanı Mahfuz Güler, Türkiye’de günde 120 bebeğin öldüğünü bildirerek, ‘’Yani her gün bir uçak dolusu bebek ölüyor ve insanlar kayıtsız kalıyor'’ dedi.

Güler, TBMM’de düzenlediği basın toplantısında, ‘’Anne Bebek Ölümlerinin Azaltılmasına Parlamenterler Aracılığı ile Multi Sektörel İşbirliği ve Politik Kararlılık Yaratılarak Katkı Verilmesi Projesi'’ hakkında bilgi verdi.

Projenin 8 ilde pilot olarak uygulandığını anlatan Güler, anne ve bebek ölümlerine ilişkin bazı rakamları açıkladı. Dünyada her 1 dakikada 390 kadının hamile kaldığını ve dakikada 1 kadının öldüğünü bildiren Güler, her yıl dünyada 6 milyon bebeğin kaybedildiğini söyledi. Güler, ölen bebeklerin 3′te 2’sinin hayata başladıkları gün yaşamını yitirdiğine dikkati çekti.

Türkiye’de bebek ölüm oranın binde 28 olduğunu hatırlatan Güler, ‘’Günde 120 bebek ölüyor Türkiye’de. Yani her gün bir uçak dolusu bebek ölüyor ve insanlar kayıtsız kalıyor'’ diye konuştu.

Mahfuz Güler, Türkiye’nin, komşuları arasında Irak hariç en yüksek anne-bebek ölüm oranına sahip olduğunu bildirerek, ‘’Biz bunu hak etmiyoruz. Onun için bu projeyi destekliyoruz. Vatandaşların, özellikle de kadınların bilgilenmesi çok büyük önem taşıyor'’ dedi.

Bebek ve anne ölümlerinin yüzde 70′inin önlenebilir nedenlerden kaynaklandığına dikkati çeken Güler, genel sağlık sigortasına geçilmesiyle, 2007 yılından sonra bütün çocukların devlet güvencesine alınacağını söyledi.

SIRA ÇELİŞKİSİ
Türkiye Aile Planlaması Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Hakan Şatıroğlu da bilgi verirken, Türkiye’nin ekonomik büyüklük olarak dünya sıralamasında 17. sırada yer aldığını, buna karşılık sağlık göstergeleriyle 77. sırada bulunduğunu bildirdi. ‘’Demek ki paramız var ama kullanamıyoruz'’ diyen Şatıroğlu, her ölen 120 çocuk arasında cumhurbaşkanları, bakanlar, uzay adamları bulunabileceğine işaret ederek, gelecek nesillerin korunması için bebek ölüm oranının düşürülmesi gerektiğini söyledi.

Proje kapsamında yerel yöneticiler ve uzmanlarla tek tek konuşulacağını anlatan Şatıroğlu, çözümlerin, yerelden merkeze doğru geleceğini belirtti.

Prof. Dr. Şatıroğlu, 3 yıldır yürüttükleri projenin önemine işaret ederken, günlük bebek ölümlerinin 3 yılda 133′den 120′ye düştüğünü bildirdi. Şatıroğlu, modern doğum kontrol yöntemlerinin kullanılmasında Türkiye’nin, İran, Mısır ve Cezayir’in gerisinde olduğunu kaydetti.

NÜFUS KAYITLARI
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi uzman doktorlarından Bora Cengiz de Türkiye’deki anne ve bebek ölüm rakamlarının tam gerçeği yansıtmadığını bildirerek, ‘’Türkiye’de hala nüfusa kaydedilmemiş bebekler ve anneler var. Ölen bebek ve annelerin de sağlıklı bir doğum ve ölüm kaydı yok'’ dedi.

Dr. Cengiz, nüfusta kayıtlı olanlara ilişkin bilgilerin de tam gerçeği yansıtmadığını iddia ederek, nüfus idaresinin web sayfasında 55 yaşın üzerinde hamile görülen bin 500 kadın göründüğünü iddia etti. Cengiz, bunun tıbben mümkün olmadığını belirterek, kadınların yaşının nüfusa yanlış kaydedilmiş olabileceğini söyledi.

Cengiz, Türkiye’de kaybedilen anne ve bebeklerin yüzde 70′inin önlenebilir nedenlerle hayata veda ettiğini bildirerek, ‘’Ben, tıp fakültesine gelen bir gebe kadını parasız tedavi edemem. Ama devletimizin açtığı ve ücretsiz tedavi ve eğitim veren 19 bin merkez var ülkemizde. Kadınlar bu merkezleri ya bilmiyor veya ücretli sandıkları için başka yerlere gidiyor'’ diye konuştu.

CHP Adana Milletvekili Gaye Erbatur da Türkiye’de kadınların hala nüfusa kaydedilmediğini belirterek, özellikle erken evlilerin önlenmesinin önemine işaret etti. 18 yaşın altında doğum yapmanın kadınlar için çok tehlikeli olduğunu bildiren Erbatur, anne ölümlerinin büyük bölümünün, erken yaşta doğum yapılmasından kaynaklandığını söyledi.

24 Ayar Altın Ne Demektir Hiç Düşündünüzmü

Bizde altının saflığını gösterme ölçüsü olarak genellikle ‘ayar’ kelimesi kullanılır, ama uluslararası piyasada kullanılan kelime ‘kırat’tır. ‘Kırat’ hem altının, hem de elmas ve diğer kıymetli taşların ölçümünde kullanılan bir birimdir.

Elmas ve değerli taşları ölçmede kullanılan ‘kırat’ın bir birimi 200 miligrama (0,200 gram) eşittir. Yani 20 gramlık bir elmasınız varsa, bu 100 kıratlık bir elmastır. Doğada bulunan elmasın büyüklüğü çok seyrek olarak bir santimetrenin üzerindedir. Bugüne kadar bulunan en büyük elmas 3.106 kıratlık ‘Cullian’dır. Bundan 530 ve 517 kıratlık iki büyük ve 100 küçük elmas işlenmiştir.

Altında kullanılan ‘kırat’ veya ‘ayar’ ise altının saflığını gösterir. 24 kırat (ayar) altın, içinde karışık başka bir metal olmayan yüzde yüz saf altındır. Tamamen saf altın çok yumuşak olduğundan genellikle bakır veya gümüş ile karıştırılır. Her bir kırat (ayar) altının tümünün 24′de biridir. Örneğin bir bileziğin 24′de 18′i altın, 24′de 6’sı da gümüşten yapılmışsa, o bilezik 18 kırat (ayar) altındır.

Altını Ölçmede kullanılan bu komik sistem, yaklaşık bin yıl evvelki Almanların Mark isimli bir altın parasından kaynaklanmaktadır. Tamamen saf altından yapılan bu para 4,8 gramdı ve elmas ölçü biriminde ağırlığına göre 24 kırat ediyordu. Sonradan içine başka maddeler karıştırıldıkça içindeki altın miktarına bağlı olarak kırat ölçüsü düşürüldü.

Altın beyaz, kırmızı, sarı gibi çeşitli renklerde beğenimize sunulur. Altın, bakır ile karıştırılmışsa ‘kırmızı altın’, gümüş ile karıştırılmışa ’sarı altın’, nikel veya platin gibi metaller içeriyorsa ‘beyaz altın’ adı verilir.

Eski insanlar tuvaletlerini nasıl yapıyorlardı?

İnsanlar tarihlerinde çok uzun bir süre tuvalet kullanmadılar. Başlangıçta hayvanlar nasıl yapıyorlarsa, onlar da öyle yaptılar. İşlerini en yakın çalının dibinde veya bir ırmak kenarında görebiliyorlardı. Ancak toplumlar geliştikçe, köyler, kasabalar ortaya çıktıkça tuvalet ihtiyacını karşılamak için daha uzak mesafelere gitme zorunluluğu doğdu. Ayrıca açıkta bırakılan atıkların yarattığı kötü koku ve hastalık tehlikeleri de insanlarda bu konuda bazı önlemler almanın zamanının geldiği bilincini oluşturdu.

Binlerce yıl önce Sümerler, Mısırlılar ve Hindistan’da yaşayanlar oturakta oturup, ihtiyaçlarını giderdikten sonra oturağa düşenleri uzakta bir yerlere döküyorlardı. İki bin yıl önce ise Romalılar ilk basit tuvaleti kullanmaya başladılar. Atıklar oturdukları deliğin içine düşüyor, deliğin altından akan su onları uzağa taşıyordu.

Çiftçilerin, açık arazide çalışanların ise zaten böyle bir dertleri yoktu. Tarlanın bir köşesine çukur kazıyor, çukur yeterince dolunca, toprakla dolduruyor ve başka bir çukur kazıyorlardı. Geceleri ise yataklarının altında bir lazımlık bulunduruyorlardı.

Ortaçağda kale ve şatolarda atık bir delik vasıtası ile binanın etrafındaki su birikintisine düşürülüyordu. Bir yere tuvaletini yapıp, onu bir tanktan gelen su ile sürükleyip, uygun bir yere bırakma fikri ilk olarak Kraliçe 1. Elizabeth zamanında, 1589 yılında John Harrington’dan geldi. Ancak o zamanlar İngiltere’deki evlerde ne böyle bir tankı dolduracak, ne de atığı alıp götürecek su sistemi vardı.

Günümüzdekilere benzer bir tuvalet ancak iki yüzyıl sonra 1778′de İngiltere’de bir saat yapımcısı olan Alexander Cum-ming tarafından tasarlandı ve Joseph Bramah tarafından geliştirildi. Tuvaletlerden evlere yayılan kötü koku ise 1849 yılında Stephen Green’in ‘U’ şeklinde bir boruyu tuvaletin çıkışına monte etmesi ile son buldu. Tuvaletlerin ve günümüzde lavaboların da altında bulunan bu ‘U’ şeklindeki boruda her zaman bir miktar su kalır ve kokunun oluşmasını önler. Tabii o zamanlar tuvaletler dökme demirden yapılıyordu. Sonra düzgün yüzeylerinin temizlenme kolaylığı bakımından seramik tuvaletler üretilmeye başlanıldı. 1888 yılında ise tuvaletlere zinciri çekilince suyu akan klozetler ilave edildi.

Bizde tuvaletler için hela, kenef, ayakyolu, WC., 00, yüznu-mara gibi birçok isim kullanılır. ‘WC.’ İngilizce ismindeki ‘Wa-ter Closet’in baş harfleridir. Yüznumaranın hikayesi ise değişik. Eskiden Fransa’da otellerde tuvaletler koridorların uçlarmdaydı. Odaların her birine birer numara verirken, tuvaletlere numarasız demişler ve ‘00′ diye işaretlemişlerdi. Fransızca’daki ‘numarasız’ kelimesi ile ‘ 100 numara’ kelimesi hemen hemen aynı telaffuz edildiğinden, bizde Fransızcası biraz kıt birinin tercüme hatası sonucu’yüznumara’olarak yerleşmişti

garip istatistikler.

Abraham Lincoln 1846 yilinda kongreye secildi.
John F. Kennedy ise 1946 yilinda kongre uyesi oldu.
*
Abraham Lincoln 1860 yilinda ABD Baskani oldu.
John F. Kennedy 1960 yilinda ABD Baskani secildi.
*
Lincoln ve Kennedy isimlerinin ikisi de 7 harften olusuyor.
*
Ikisi de Beyaz Saray’da yasarken birer evlatlarini kaybettiler.
*
Iki baskan da bir cuma gunu suikasta kurban gitti.
*
Iki baskan da kafasindan vurularak oldu.
*
Lincoln’un sekreterinin adi Kennedy’ydi.
Kennedy’nin sekreterinin adi ise Lincoln’du.
*
Ikisi de birer guneyli tarafindan vuruldular.
*
Ikisinin olumunden sonra da yerlerine bir guneyli baskan atandi.
*
Her ikisinden sonra baskan atanan kisinin adi Johnson’du.
*
Lincoln’den sonra baskan olan Andrew Johnson 1808 dogumluydu.
Kennedy’den sonra baskan olan Lyndon Johnson 1908 tarihinde dogmustu.
*
Lincoln’u vuran John Wilkes Booth 1839 yilinda dogmustu.
Kennedy’yi vuran Lee Harvey Oswald ise 1939 yilnda dunyaya gelmisti.
*
Her iki katilin de uc isimden olusan adi vardi.
*
Her ikisinin isminde de toplam 15 harf var.
*
Suikasttan sonra Booth, tiyatro salonundan kacmis ve bir depoda yakalanmisti.
Oswald ise depodan kacmis ve bir sinema salonunda yakalanmisti.
*
Hem Booth hem de Oswald mahkemelerinden once vuruldular.

Birbirlerini Görünce Gülmekten Ölüyorlar

Kırıkkale’nin Ahılı beldesinde ‘’gülme tiki'’ bulunan ve birbirlerini gördüklerinde saatlerce gülen iki kişi, karşılaşmamaya çalışıyor, özellikle cenaze törenlerinde bir araya gelmekten endişe ediyorlar.

Ahılı beldesinde yaşayan Hasan Özaydın (64) ile Eyüp Erduran (43), birbirleri ile karşılaştıklarında aniden gülme krizine giriyorlar. Bazen saatlerce süren bu kriz, çevresindekilerin müdahale etmesine rağmen durdurulamaz hale gelebiliyor.

Her ikisi de çiftçi olan ve küçük bir beldede yaşadıkları için sık sık birbirlerini görmek zorunda kalan Özaydın ve Erduran, özellikle bazı ortamlarda karşılaşmamak için yoğun çaba sarf ediyor.

Çocukluğunda bu yana ‘’gülme tiki'’ bulunduğunu belirten 5 çocuk babası Hasan Özaydın, ancak kendisi gibi ‘’gülme tiki'’ olan Eyüp Erduran ile karşılaştığında gülme krizine girdiğini anlattı. Eduran ile daha çok cenaze törenlerinde karşılaşmaktan endişe ettiğini belirten Özaydın, ‘’Cenaze evlerinde birbirimizi gördüğümüz zaman kaçıyoruz'’ dedi.

Bu arada, Eyüp Erduran kendisine konuyla ilgili sorulan soruları, Özaydın’ın aynı ortamda bulunması nedeniyle gülme krizine girdiğinden dolayı yanıtlayamadı. Belde sakinleri ise ‘’çevreye neşe saçtıkları'’ için Özaydın ve Erduran’ın karşılaştıklarında girdikleri gülme krizlerinden şikayetçi değil.

Dünyadan gariplikler.

-Sıcak ve kurak Afrika’da 18.02.1979 tarihinde Büyük Sahra çölüne kar yağdı.

-Futbolda Dünya kupası Okyanusya elemelerinde Avustralya, Amerikan Samoası’nı 31-0 yenerek bir resmi milli maçtaki en farklı skorlu galibiyeti elde etti.

-Kazakistan’da 7 yaşındaki bir erkek çocuğun karnında ikizi bulundu. Simkent şehrinde yaşayan çocuğun karnındaki şişliği fark eden
okul doktorunun hastaneye başvurması sonucunda hemen ameliyata alınan çocuğun karnından saçları ve tırnakları uzamış bir cenin çıkarıldı.

-İran’da, korkusunu bastırmak ve sıkıntılarından kurtulmak için madeni nesneleri yiyen genç kızın karnından ameliyatla yarım kilogram ağırlığında metal parçalar çıkarıldı. 17 yaşındaki genç kızın karnından çıkarılan madeni nesnelerin arasında jilet ve çiviler de bulundu.

-Amerika’nın Arkansas Eyaleti’nde 19 yıldır komada yatan Terry Wallis 13 haziran 2003 de hayata döndü.

-Kars’ta ‘canı sıkıldığı’ için saçlarını yiyen bir kadının midesinde biriken 1.5 kilogram ağırlığında saç kılı, ameliyatla çıkarıldı.

-İsviçreli Cece Leclere, tıp adamlarınca “megavizyon” diye adlandırılan çok üstün bir görme yeteneğine sahipti. Kumaşların,kalın astarlı zarfların, perdelerin, hatta bazen tuğla duvarların arkasını bile görebiliyordu. Ancak insanlar kendisini hasta ediyordu,çünkü insanların iç organlarını görmek onu tiksindiriyordu.

-İspanya’da İnnece Fernandece isimli bir kadın 11.000 geceyi uykusuz geçirmiştir. Hiç uyuyamayan kadın sadece bir defa tıbbi operasyon sırasında 2 kat anestezi etkisiyle uyutulabilmiştir.

-En uzun kalp durması 4 saattir. Bir Norveçli, Aralık 1987′de denize düşmüş, kalbi durmuş, vücut ısısının düşüklüğü nedeniyle yeniden yaşatılmıştır.

-1898′de gazeteci-yazar Morgan Robinson “Titan” isimli bir kitap yazdı. Kitapta büyük bir yolcu gemisinin okyanusta buzdağına çarpması anlatılıyordu. 14 yıl sonra “Titanic” deniz faciası meydana geldi

Japonyada Sular Altindakİ Pİramİt

1985 yılında Japonya’nın Okinawa Adası yakınlarındaki Yonaguni’nin açıklarında dalış yapan bir balıkadam, hiç beklemediği bir görüntüyle karşılaştı. Suyun metrelerce altında, dipte, derinlere doğru alçalan basamaklarıyla garip bir antik kalıntı uzanıyordu önünde. İlkin göz yanılması sandı, basamaklara yaklaşıp inceledi, yapının çevresini dolaştıkça şaşkınlığı daha da arttı. Bilinmez bir zamandan beri suyun altında yattığı belli olan bu basamaklı yapı, düzenli kıvrımlara, son derece hassas açılara sahipti. Balıkadam, sudan çıkar çıkmaz bildiği her yere bu buluşunu haber verdi. Yonaguni sularının dibindeki bu esrarengiz yapının sırrı henüz tam olarak çözülebilmiş değil. Ama seksenlerden bu yana dalış yapanların olduğu kadar, jeologların ve arkeologların da ilgi odağı.

Japonya, Asya’daki çoğu ülke gibi, antik çağlara uzanan bir tarihe ve zengin bir kültür birikimine sahip. Okinawa ve dolaylarında, zaman zaman 3000 yıllık kalıntılara rastlanıyor. Ama suyun altında bulunan ve yapısı itibarıyla bir “basamaklı piramit” izlenimi veren buluntunun ne zaman kimler tarafınan yapılmış olabileceği üzerine kimsenin fikri yok. Aslına bakılacak olursa, bu yapının “insan yapısı” olduğu da şimdiye dek resmen kabul edilmiş değil. İşin içinden çıkamayan arkeologlar ve ortodoks jeologlar, bu dümdüz basamakların doğal etkilerle oluşmuş olabileceğini belirtiyorlar ama hiç de inandırıcı olamadıklarının da farkındalar. Suyun, basıncın, yer hareketlerinin zaman zaman oluşturduğu düzgün yüzey şekillerine bazı yerlerde rastlıyoruz. Ama Yonaguni’deki gibi düzgün, şaşırtıcı derecede simetrik ve “insan yapısı” izlenimi veren bir bulguya hiçbir yerde rastlanmadı.

Adanın açıklarındaki bulgular açıklandıktan sonra inceleme yapmak için gelen bilim adamları arasında, Sfenks üzerinde çalışmalar yapan Boston Üniversitesi’nden Dr Robert Schoch ile bu çalışmayı birlikte gerçekleştirdiği John Anthony West de vardı. Dr Schoch, ilk dalışta uzun uzun Yonaguni kalıntılarını inceledi ve görüşünü net bir biçimde açıkladı: “Bu kayalıklar kesinlikle insan yapısı ve tahmin edebileceğimizden çok çok daha eski. Aşağı yukarı, 10000 yıllık!”

Aynı yorumu, John Anthony West ve Japon uzman jeologlar da yaptılar. Yüzlerce fotoğrafı dünya basınına dağılan ve uzun sualtı filmleri birçok televizyon kanalında yayımlanan Yonaguni binası, artık, son iki yıldır bütün dünyada yakından tanınıyor. “Tanrıların Parmak İzleri” adlı kitabıyla sansasyon yaratan Graham Hancock da “Yitik Uygarlığın Peşinde” adlı dizi için burada dalış yaptı ve Yonaguni’nin basamaklarını inceledi. Hancock’a göre dümdüz, doksan derecelik açılarla inen basamakların yanı sıra, köşegenlerde oyulmuş düzgün ve orantılı hendekler, dört ayrı yerdeki “sütun yerleştirme yuvaları”, bu yapının kesinlikle bir antik kalıntı, hatta daha da iddialı bir cümleyle, bilinmeyen bir dönemden kalma “basamaklı piramit” olduğunu gösteriyordu.

Schoch’un düşüncesiyle birleştirildiğinde, Japon sularının dibinde yatan bu çok eski ve bilinmez mimarların eseri yapı, İ.Ö 11000 dolaylarındaki buzul erimesi sonucu denizlerin yükselmesiyle derinlere inmiş bir “yitik uygarlık kalıntısı” izlenimi veriyor. Ne var ki, ortodoks akademisyenler, karşı hiçbir kanıt öne sürememelerine rağmen Yonaguni buluntuları hakkında yorum yapmak için “erken” olduğunu, “insan yapısı” olmama ihtimalinin üzerinde durulması gerektiğini söylüyorlar.

Son bir yıldır, Yonagoni’deki araştırmalar yoğunlaşmış durumda. Eğer çevrede en küçük bir hiyeroglif, bir resim, bir küçük eşya ya da heykel bulunursa, belki de bütün dünyanın tarihine ilişkin bilgiler şöyle bir sarsılacak. Adı ister Atlantis olsun, ister Mu, ister Lemuria; bilinmeyen tarih çağlarından ses vermeye başlayan bir “yitik uygarlık”, doksanların başından bu yana iyiden iyiye hissedilir hale geldi.

Bir seri katilin öldürdüğü çocuğun annesine yazdığı mektup

Şüphesiz, bir seri katil tarafından yazılan en hasta mektup, yamyam çocuk katili Albert Fish’in 1928 yılındaki on iki yaşındaki kurbanı Grace Budd’ın annesine 8 yıl sonra 1934 ‘te yazdığı mektuptur. Büyük şanstır ki Bayan Budd okuma yazma bilmiyordu ve böylelikle bu rezil mektubu okuma dehşetinden kurtulabilmişti. Bu mektubun aslı bu gün sanatçı Joe Coleman’ın koleksiyonundadır.

Çok Sevgili Bayan Budd,

1894’te bir arkadaşım Steamer Tacoma gemisinde denizci olarak denize açılmıştı. San Francisko’dan Hong Kong’a gitmek üzere yola çıkmışlardı. Limana varınca iki arkadaşı ile karaya çıkmışlar ve çok içip sarhoş olmuşlar. Döndükleri zaman geminin limandan ayrıldığını görmüşler. Bu sırada orada kıtlık hüküm sürmekteymiş. Etin kilosu 2-6 dolar arasındaymış. Çok fakir olanlar arasında açlık sıkıntısı o kadar büyükmüş ki diğerlerinin açlıktan ölmesini önlemek amacıyla 12 yaşından küçük tüm çocuklar, et olarak pazarlanmaları için kasaplara satılıyorlarmış. Herhangi bir kasaba gidip pirzola, biftek, kuşbaşı isteyebilirmişsiniz. Çıplak bir çocuk vücudunun bir kısmı önünüze getirilir ve istediğiniz parçaları kestirebilirmişsiniz. Bir kızın veya oğlanın kalça kısmı, en lezzetli bölümmüş ve dana kotlet olarak satılan en pahalı etmiş. John orada çok uzun kalmış ve insan etine karşı bir düşkünlüğü oluşmuş. New York’a dönünce biri 7 diğeri 11 yaşında iki oğlan çocuğu çalmış. Onları evine götürüp soymuş ve bir dolaba kapamış. Sonra tüm giysilerini yakmış. Her gün etlerinin iyi ve yumuşak olması için onlara işkence yapıp dövmüş. Önce 11 yaşındaki oğlanı öldürmüş, çünkü onun poposu daha tombul ve tabi ki daha etliymiş. Kafası, kemikleri ve bağırsaklarından başka vücudunun her bir parçasını pişirip yemiş. Fırında pişirmiş (tüm popsunu), haşlamış, kızartmış ve kuşbaşı yapmış. Küçük oğlana da aynı şeyleri yapmış. Ben o zamanlar 409 Doğu 100. Sokak’ta oturuyordum. Bana insan etinin çok lezzetli olduğunu o kadar sık söylemişti ki ben de tatmayı aklıma koydum. 3 Haziran 1928 Pazar günü sizin 406 Batı 15. Sokak’taki evinize geldim, peynir ve çilek getirdim. Öğlen yemeğini birlikte yedik. Grace, kucağıma oturdu ve beni öptü. Onu yemeyi aklıma koydum. Onu bir partiye götüreceğimi söyledim. Siz de evet gidebilir dediniz. Onu Westchester’da daha önce gözüme kestirdiğim boş bir eve götürdüm. Oraya vardığımızda ona dışarıda beklemesini söyledim. Kır çiçekleri toplamaya başladı. Yukarı çıktım ve tüm giysilerimi çıkardım. Çıkarmasaydım üzerlerine kanın bulaşacağını biliyordum. Her şey hazır olunca, pencereden onu çağırdım. O odaya girinceye kadar bir dolapta saklandım. Beni çıplak görünce ağlamaya başladı ve merdivenlerden inmeye çalıştı. Onu yakaladım ve o da bana annesine şikayet edeceğini söyledi. Önce onu tamamen soydum. Nasıl da tekmeledi, ısırdı ve tırnakladı. Boğazını sıkarak onu öldürdüm ve sonra da etlerini odama götürebilmek için ufak parçalara böldüm. Pişirdim ve yedim. Fırında pişen küçük poposu öylesine yumuşak ve tatlıydı ki. Tüm vücudunu yemem dokuz gün sürdü. Ona tecavüz etmedim, ama istesem bunu yapabilirdim. Bir bakire olarak öldü.

Bar hayaletleri

Hayaletlere dünyanın hemen hemen her yerinde rastlanır. Ayrıca bu olay yeri bakımından ilginçtir…

Steve Burcell ve ailesi bir zamanlar hayaletli bir evde yaşamışlardı. Daha sonra bu evi sattılar, bir bar satın aldılar. Kendileri de ailece barın üzerindeki bir evde oturacaklardı. Karısı ve iki kızıyla birlikte yeni eve yerleştikten sonra hayaletlerden kurtulduklarına inanmışlardı. Uzunca bir zamanın ardından, Burcell, bir arkadaşıyla beraber barda oturmuş sohbet ederken, barın kapısı sallanmaya başladı. Kalın demir kapının sallanması çok ilginçti.

Birden kapın ardına kadar açılıp, içerisi dumanla dolunca, şaşkınlıkları bir kat daha artmıştı. Derken kadehlerden bir tanesi yere düştü ve Steve Burcell, barın daha önceki sahibi bayan Bee’nin ruhunun onları ziyarete geldiğini düşünmüştü. Arkadaşlarına bu varlığın barın daha önceki sahibi olduğunu ve kadının ölümünden sonra ruhunun barı ve evi sıklıkla ziyaret ettiğini anlattı. Gerçekte Steve Burcell, barın eski sahibinden de hoşlanmaktaydı. Steve Burcell, barda olan olaylar karşısında barın eski sahibesi kadının ruhunun eski yaşadığı yerleri ziyaret etmesinde bir sakınca görmüyordu, fakat eşi ve de çocukları hayaletli bir evde yaşamak istemiyorlardı. Bunun üzerine bu barı beraberinde evi satarak başka bir ev satın aldılar.

Bir süre her şey yolunda gitti. Oysaki hayaletlerden kurtulduklarına sevinen Burcell’leri yeni bir sürpriz bekliyordu. Evin on yedi yaşındaki kızı Stephanie mutfakta bulaşık yıkar iken birisinin içeri tarafa girdiğini hissederek, arkasına döndü. Kapının yan tarafında küçük bir kız çocuğu duruyordu. Küçük kız, büyük bir dikkatlilikle onu süzüyordu. Stephanie, kıza doğru bir adım atar atmaz küçük hayalet ortadan yok oldu. Daha sonra ise komşuları, Burcell’lere bu evin ikinci dünya savaşında bombalanıp, yıkıldığını ve de evin sahiplerinin binayı onardıklarını anlattılar. Sonraları anlaşıldı ki meğerse, Stephanie’nin gördüğü küçük kız bombardıman esnasında ölmüş bir çocuktu.

Dünyanın Asırlardır Aradığı Kayıplar

İnsanoğlunun en fazla merak ettiği kayıplar arasında ‘’Nuh’un Gemisi'’, ‘’Atlantis uygarlığı'’ ve varlığı tartışılan ‘’Kutsal Kase'’ geliyor.İşte asırlardır aranın en meşhur 5 yitik.

Yeryüzünde birçok kayıp medeniyet ve kültür hazinesinin bulunması için her yıl onlarca araştırma yapılıyor. Kayıplar arasında en fazla merak uyandıranların başında Nuh’un Gemisi geliyor.

Nuh’un Gemisi’ni bulmak için çeşitli tarihlerde yapılan birçok arama çalışması sonuçsuz kalmasına rağmen halen araştırmacıların en fazla ilgilendikleri kayıplar arasında ilk sırada yer alıyor.

-AĞRI DAĞI’NDA MI?-

Nuh’un Gemisi’nin Ağrı Dağı’nda olduğa inananların sayısı hayli fazla. Resmi kayıtlara göre, Nuh’un Gemisi’ni aramak üzere 20 Ağustos 1829′da Ağrı Dağı’nın zirvesine ulaşan ilk araştırmacı Alman bilim adamı Frederic Parrot oldu. Parrot, Nuh’un Gemisi’nin Ağrı Dağı’nda bulunduğunu öne sürerek biri Rus, 6’sı Alman 7 arkadaşı ile zirveye ulaştıktan sonra dönüşte, gemiyi bulamadığını ama izlerine rastladığını iddia etmişti.

Ağrı Dağı’na daha sonra da arama tırmanışları gerçekleştirildi. 1916 yılında Vladimir Roskovski adlı bir Rus pilot, Ağrı üzerinden uçarken bir gemi kalıntısı gördüğünü iddia etmiş ve konuyu tekrar gündeme taşımıştı.

11 Eylül 1959′da Milli Müdafaa Vekaletine bağlı Harita Müdürlüğünde görevli binbaşı İlhami Durupınar da Ağrı Dağı’nın 4000-4500 metre yükseklikten çekilmiş fotoğraflarını incelerken Nuh’un Gemisi’ne çok benzeyen bir oluşum var olduğunu ileri sürmüştü.

Nuh’un Gemisi’ni bulmak amacıyla dağa çıkanlardan birisi de aya ilk ayak basan astronotlardan James Irwin oldu. Irwin ve arkadaşları da Nuh’un Gemisi’nin Ağrı Dağı’nda olduğunu ileri sürerek araştırma yapmış ama gemiyle ilgili somut bir bulgu elde edememişlerdi.

-KAYIP MEDENİYET ATLANTİS-

Sular altında kaldığı söylenen efsanevi ada Atlantis de insanoğlunun en fazla merak ettiği ve bulunması için araştırmacıların çalışma yaptığı en önemli kayıplardan biri olarak dikkat çekiyor.

İspanya’nın güney sahilleri, Girit Adası yakınları, Konya, Kıbrıs ile Suriye arasında Akdeniz’in derinleri gibi birçok değişik bölgede olduğu ileri sürülen medeniyetin izlerini bulmak için yapılan çalışmalar bıkmadan sürdürülüyor.
Bugün birçok insanın varlığına inandığı Atlantis’ten ilk bahseden ise ünlü düşünür Eflatun…. Kaynak olarak Atinalı Solon’u gösteren Eflatun’a göre Atlantis, Cebelitarık Boğazı’nın batısında, Libya’dan daha büyük bir ülke. Eflatun’dan günümüze kadar gelen bilgilere göre, Batı Avrupa ile Libya’yı ezip geçen Atlantis orduları, Atinalıların gösterdiği direnç karşısında gerilemek zorunda kalır ve şiddetli bir deprem sonunda da MÖ 9600′de, bir gece içinde sular altında kalır.

-KUTSAL KASE-

Dan Brown’ın ‘’Da Vinci Şifresi'’ kitabıyla gündeme gelen ve efsaneye göre, Hz. İsa’nın Yahudi ve Romalıların oluşturduğu askeri bir güç tarafından yakalanıp çarmıha gerilerek idam edilmesinden önce havarileri ile yediği son akşam yemeğinde kullandığı veya çarmıha geriliş esnasında Arimatealı Yusuf’un İsa’dan akan kanı doldurduğu bir kasenin varlığına inanlar da çoğunlukta.

Vatikan’ın varlığına inanmadığı Kutsal Kase özellikle Hristiyan araştırmacıların ve hazine avcılarının geçmişte olduğu gibi günümüzde de büyük ilgisini çekiyor. Antakya’da olduğu yönünde iddiaların ortaya atıldığı Kutsal Kase’nin İstanbul’daki Çemberlitaş’ın altında bile olabileceği ileri sürülmüştü.
-
KAYIP KITA MU-

İzlerine tarih içinde pek çok uygarlıkta rastlandığı ifade edilen batık Mu kıtası, insanoğlunun en büyük kayıp meraklarından birisini oluşturuyor.
19. Yüzyılda İngiliz araştırmacı James Churchward kayıp kıta için Orta Amerika’da çeşitli araştırmalar yaparak, konuyla ilgili eserler kaleme aldı.
Bilim dünyası Mu uygarlığının varlığına kuşkuyla yaklaşmasına rağmen, kıtanın battığı öne sürülen tarihte dünyada büyük bir jeolojik olayın yaşanması araştırmacılar için her zaman dikkat çekici bulundu.
Atatürk’ün, Churchward’ın Mu kıtasıyla ilgili eserlerini Türkçe’ye çevirtmesi ve Tahsin Bey’i araştırma yapmak üzere Meksika’ya büyükelçi ataması, kayıp kıta Mu’nun Türklerin kökeni açısından da önemli olabileceği düşüncesinden kaynaklanmıştı.

-HAZRETİ MUSA’NIN SANDIĞI-

Ahit Sandığı veya Tabut-u Sakine olarak adlandırılan Hazreti Musa’nın sandığı da en önemli kayıplar arasında.

Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Felsefe ve Din Bilimleri Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ali Rafet Özkan, Hazreti Musa’nın kutsal kitap Tevrat’ı çoğaltarak 12 kabilesine dağıttığının, aslını ise yaptırdığı bir sandıkta korumaya aldığının bilindiğini anlatarak, şunları söyledi: ‘’Hazreti Musa’nın çeşitli eşyalarının da bulunduğu söylenen sandık, Kudüs’teki mabette koruma altına alınır. MÖ 586 Babil orduları tarafından istila edilen Kudüs’teki mabet yağmalanır ve Hazreti Musa’nın sandığı kaybolur.'’

Hazreti Musa’nın sandığının yeraltı mağaralarında saklandığı yönünde bazı görüşlerin bulunduğunu anlatan Özkan, sandığın nerede olduğu ya da akıbeti konusunda somut bir bilgi olmadığını ifade ederek, ‘’Bu sandığın Antakya’da bir mağarada saklandığı da ileri sürülüyor'’ diye konuşmus

Mİtolojİde Kadinin YaratiliŞi

Mitolojide ölümlüler ( yani insanlar) ve ölümsüzler ( yani tanrılar) birarada yaşamaktaymış. Ancak insanlar o dönemde sadece erkeklerden oluşmakta imiş. Tanrılarla o denli laubali olup, sınırsız olmuşlar ki Zeus bu şımarık, ters, ahlaksız , kaba , kendini akıllı ve güçlü sanan aptallar ordusuna, kendilerini hale yola soksun ve incelsinler diye az çok vücutça kendilerine benzeyen ama aslında kendilerinden çok farklı, bir varlık gönderdi”kadınlar”.

Zeus sanatkar bir tanrı olan ve dahice eşyalar yapan bir tanrı olan
oğlu Hephaistos ‘a bu işi havale etti. O da toprak ve suyu çamur haline
getirerek, kadın şeklini oluşturdu. Kalbine başkalarına uzaktan hoş ,
parıltılı, göz alıcı , büyüleyici romantik ; yakınına gidince ise “dışı
seni, içi beni yakar” türünden kor halinde ateş yerleştirmiş. Tüm tanrı ve
periler ona o kadar çok özellik, güzellik ve hediyeler vermişler ki adı
Pandora ( tümüyle armağan) olmuş. Afrodit ona vücut modelini ve
güzelliklerini , Athena ince ve süslü elbiseler ve bunları giyme hevesini,
Hermes ise onun kalbine ihanet , kıskançlık ve aldatıcılık tohumlarını
atmış. Zeus ise onu insanlar arasına göndermeden önce bir kutu vererek, bu
kutuyu kendisi izin vermeden açmamasını söylemiş. O yeryüzüne gönderilirken
,ateşi dolayısı ile aklı tanrılardan çalarak, insanlara kazandıran
Prometheus’un kardeşine yollanmış. Bu sırada Prometheus kardeşini uyararak,
Zeus’un göndereceği hediyeyi almamasını, aksi takdirde bu varlıklara uygun
davranılmadığında ,yeryüzünde bu varlıkların intiharlar, katliamlar ve
savaşlara yol açacağını söylemiş. Ama Prometheus’ un kardeşi gördüğü
güzellik karşısında her şeyi unutarak, onu erkeklerin dünyasına götürmüş.

Bu güzellik abidesi de yeryüzüne indiğinde içindeki merağı yenememiş.
Açılması yasak olan kutuyu açıvermiş. Kutu açılır açılmaz içinden acı,
şehvet, yalan, ihanet vb. her türden dert bir anda tüm dünyaya
dağılıvermiş. Bu sırada olayın korkunç şokundan kurtulabilen Pandora hemen
kutunun kapağını kapatabilmiş , ancak kutunun içinde sadece ümit hissi
kalabilmiş.

Güzellikler kişiler kendi sınırlarını bilip, sevgi karşılıklı
hissedilerek olgunluk ve güven ile süslenirse , ayakları yere basar ,
gerçeklerle bağdaşırsa anlam kazanır. Ancak bu güzelliklerin ardında başka
olumlu özellikler ve iç güzelliğin varlığına bakmadan dışsal görünümün
büyüsüne kapılmak kişinin kendi ve çevresi için sorunlara yol açabilir.
Nice beraberlik ve evlilikler kişilerin birbirlerini gerçek anlamda
tanımadan ya da birbirlerine gerçek yüzlerini göstermemeleri, maskeler
taşımaları nedeni ile çökmektedir. Kişiler gerçek yüzler ortaya çıktığında
aldatıldıklarını ve kullanıldıklarını düşünerek depresyonlara,
intiharlara, cinayetlere, evlilik dışı ilişkilere ya da alkolizme
yönelebilmektedirler.Önemli olan dıştaki cilaya aldanmayıp, içte durmakta
olan umudu, sevecenliği, manevi güzellikleri yakalayıp rezil olmadan
vezirliğin tadına varabilmektir.

Ares ve Şiddet:
Ares mitolojiye göre Zeus ve Hera’nın oğluymuş. Hera sık sık kocası Zeus
ile kavga eder ve Olimposta tüm tanrıların huzurunu kaçırırmış. Heranın
oğlu olan Ares de annesinin çoğu olumsuz özelliğinden nasibini almış, hatta
bu olumsuz özelliklerden çok daha fazlasına sahip olmuştu. İnsanlar ve
diğer mitolojik tanrılar arasında iş görüp, Olimposa döndüğünde şiddetli
geçimsizlikler yaşadığı karısı Hera ile her gece tartışan Zeus bir süre
sonra kendini eğlenceye vererek Olimposa uğramaz olmuş. Eğlence içinde
serseri bir hayata sürüklenerek çocuğundan uzak kalmış ve oğluna iyi örnek
olamamış. Babanın yokluğunda ve annesinin öfke ve hırçınlık nöbetleri
içinde büyüyen Ares, gündüzleri yoğun bir şekilde çalışan ve geceleri
eğlence alemlerinden çıkmayan Zeus’tan uzak kaldığından, anne ve babanın
olumlu yönlerini kendine örnek alamayıp, anne ve baba sevgisini tadamamış.
Baba anneyi kötülüyormuş, anne de babayı. Ares sürekli olarak kavga ve
karşılıklı beddualar içinde büyümüş. Bu nedenle iyi ilişkiler içinde olan
insanlar arasına kıskançlık, haset ve kin sokarak onların da kendisi gibi
mutsuz olmasını sağlamaya çalışırmış. Sadece zevk için insanları
birbirlerine saldırtırmış. Milletler arasında savaşlar çıkmasına yol
açarmış. Onun geçtiği yerlerde kahkahanın yerini kan ve gözyaşı alır, nice
ateş ve barut kokulu günler yaşanırmış. İyi anlaşan kumru gibi çiftler
birbirlerine düşman olurmuş. Ares’in bu tür olaylarda iki yardımcısı
varmış. Bunlar Phobos ( dehşet ) ve Daimos ( korku) adında olup,
karşılarına gelen kişileri korkutarak, ölmekten beter hale getirirlermiş.
Ares’i ne Zeus, ne diğer tanrılar ne de insanlar severmiş.

Ares’in ezeli düşmanı Athena olup, kadın görünümünde bir zeka tanrısı imiş.
Bu zeka tanrıçası doğruluk, insani değerler, vatanperverlik ve yüksek
idealler uğrunda savaşanların koruyucusu imiş. O donemde mazlum ulusların
koruyuculuğu ve doğruluğun savunuculuğu Athena tarafından üstlenilirken,
anarşi, sömürü ve vahşet Ares’e ithaf edilmiştir. Gördüğünüz gibi iyi ve
kötünün çarpışması çok eski eserlerde kendini göstermektedir.

Bu mitolojik öykünün belki de en önemli yönü , aşırı bir şekilde
çalışıp evini ihmal eden Zeus ile kıskanç, kaprisli ve saldırgan olan
tanrıça Hera’ nın doğurduğu Ares de benzeri şekilde olumsuz özelliklerle
donatılmıştır. “Armut dibine düşer'’ atasözü bu durumu çok iyi
açıklamaktadır. Siz siz olun ev idaresini, eve para getirmek şeklinde
algılamayın. Çocuğunuzla geçireceğiniz mutlu ve güzel saatler, ona
bırakacağınız yatlar, katlar ve milyarlardan çok daha anlamlı ve değerlidir.